top of page

Üçleme

Kamondo Merdivenleri  

*Tufan’ın bilmediği kelimeler italik 


Mordo, beni Bankalar Caddesi’nde bir köşeye konuşlandırdı. “Gözünü dört  aç Tufan,” dedi. Gözümü kırpmadım bütün gece zannettim. Gözüme uyku girmez  bütün gece zannettim. Öyle olmadı. Deliksiz uyumuşum. Gözümü açtığımda sabah  beş suları. Gece hafif yağmur yağmış olacak; cadde kız gibi parlıyor. Elime  tutuşturulmuş bir kağıt parçası var, ıslak. Yazıları okunmuyor allahtan. İki kedi  beni izliyor. Nefret ediyorum kedilerden. “Siz mi kemirdiniz lan bu mektubu  orospu çocukları!” 


Bir ses duyup ürktüm. Biri var karşıda, Kamondo merdivenlerinde. Bir  kadın. Ürkülemeyecek kadar kadın hem de. Pembe saten bir elbise giymiş. Ben  diyeyim 1.90 sen de 2 metre boylarında. Sana yalan borcum yok. Kadındı diyorum  işte. Sağdaki merdivenlerden koşarak çıkıyor, ne ayakkabı ne çorap. Soldaki  merdivenlerden kıçının üstüne düşe düşe iniyor aşağı kadar. Sonra tekrar; sağdaki  merdivenlerden koşa koşa yukarı soldaki merdivenlerden düşe düşe aşağı. Sonra  tekrar. 


Bir korkuyorum ne yalan söyleyeyim, haplanmış herhalde diyorum yakık. Ezan  okunuyor o sıra. Sabah ezanı içimi bir pis yapıyor benim, ne kadar suçum varsa  canıma değiyor o an. İki elimle kulaklarımı sıkıca kapadım, kadını izlemekten  alıkoyamıyorum kendimi ama. Durmayı bilmiyor belli, ben de durdurmayı  bilmiyorum. Olacak olan olacak kabul ettim artık. O çıkıyor ben alkışlıyorum, o  düşüyor ben alkışlıyorum. Önce hoşuna gidiyor sandım, gülmeye başladı hafiften.  O gülüyor ben alkışlıyorum. O sırada cadde yavaşça aydınlanıyor. Sokakta  kimsecikler yok. Güneş vurunca ayılıyorum ben duruma. Gülmüyormuş meğerse karı, ağlıyormuş. En son bayılıp düşüveriyor caddeye. Pembe elbise nasıl kanıyor. Ağır ağır doğruluyorum yerimden. Dönüp çıktığım yerde kalan boşluğuma  bakıyorum, kendin ol Tufan diyorum. Kafayı toparlıyorum bi. Korka korka  yaklaşıyorum. Baygın, yatıyor. Ayağımla şöyle bir dürtüyorum “Düştü, düştü; uyan,” diyorum. “Kurtuldun.”


Kadın rak diye gözlerini açıyor. Gözünün biri bir kedi gibi diğeri diğer kedi gibi.  “Nereye düştü Tufan?” diye soruyor. “Bebeğim nereye düştü?”


Kumbaracı Yokuşu 

*Tufan’ın bilmiyormuş gibi yaptığı kelimeler italik 


Beni nereden tanıyor bilmiyorum. Ters bir cevapla kadını öldürmekten korkuyorum. Sokak ağzı bilmediğim anlaşılacak diye ödüm kopuyor. Kayıp bir  faniye nasıl haber verilir bilmiyorum. Bildiğim binlerce kelimeyi bilmiyormuş gibi  yapmayı biliyorum, iskelelerde kaybolmayı biliyorum, Kırım Kilisesi’ne kaçak  girmeyi biliyorum, Karaköy’deki en iyi meyhanenin yerini biliyorum,  yetimhanelerin dev kapılarını açan şifreli vuruşları biliyorum, sokak simitlerinin tadını, Bahariye’deki çiçekçilerin papatyaları nereden çorduğunu biliyorum. Ama  bir insana kaldıramayacağı bir hakikati söylemenin yollarını bilmiyorum ben.  


Ona yalan söyledim.  


“Çocuk kumbaracı yokuşuna düştü abla,” dedim. “Bu mucizevi bir doğum oldu. Dört ayağının üstüne düştü hem de! Gözümle gördüm.” 


Sevincini görmeliydin. “Adını ne koydun?” diye sordu.  


Mordo dedim. Adı bu. Beni buraya o konuşlandırdı. 


Kadının kanaması bir anda durdu. Kalktı, elbisesinin eteklerini topladı. Az önce  çocuğu bu merdivenlerde gebertmeye çalışan o değilmiş gibi hevesle koşmaya  başladı. Koşarken Mordoooo diye bağırıyor. Arkasından ben de koşmaya başladım.  Bütün gece gözüme uyku girmemişti Mordo yüzünden. O Mordo, o Mordo değildi  biliyordum ama yine de adını ben koyduktan sonra her şey her şeye dönüşebilir gibi  geldi bir an. Koşarken yıllardır kullanmadığım, sokaklarda kolay kolay  duyamayacağın bazı yakışıklı kelimeleri hatırlıyordum. Şaşırıyordum kendime bir  yandan. Mordo’ya edeceğim iki çift lafı tasarlıyordum. Kadını gözden  kaçırmamaya çalışıyordum. Yokuşlu yolları koşmaya alışkın olduğu belliydi.  Bereketzade’den kuleye, Şahkapısı’ndan Serdar-ı Ekrem’e… Kumbaracı’ya varana  kadar arkasına dönüp bir kere bile bakmadı. 


Kırım Kilisesi 

*Tufan’ın hatırladığı kelimeler italik 


Yokuşa varınca elbisesinin eteklerini yere indirdi. Yokuşun bir başına baktı bir  sonuna baktı. Sonra şüpheyle dönüp bana baktı. Anam gözleri ne kadar güzelmiş şüpheliyken. “Kiliseye girdi,” dedim. “Vaftiz maftiz işleri bilirsin.” “Hah, tamam,”  dedi sakinledi biraz. İçeri güvenlik önlemleri sebebiyle vaftiz edilecek kişi dışında  kimseyi almadıklarını söyledim. Merdivenlere oturduk ve Mordo’yu beklemeye  başladık. Çöpün kenarında bulduğum ıslak mendil paketinden bir mendil çıkarıp  yüzünü sildim.  


“Mordo’yu niçin arıyorsun?” diye sordum. 


İnsanı teskin eden yumuşacık bir sesle “Öldürmek için Tufan ne için olacak,” dedi. İçim boşaldı. Bu cümleyi alıp nereme koyacağımı bilemedim.  


“Anne olunca anlarsın Tufan,” dedi.  


Onun yaşatmakla ilgilenmediğini bulup bulup yitirmekle ilgilendiğini o an  hatırladım.  


Bunu anlamak bana hiç iyi gelmedi biliyor musun. Hiç iyi gelmedi. Ben-Tufan- ben  olmaktan çıktım sanki. Korktum ya. Ellerim falan terledi. Şaka yapmıyorum. 


“Annelik sana ne kadar da yakıştı!” dedim. “Müsaadenle ben kaçayım,” diyip  kalktım. 


“Ne diyecektin Mordo’ya sen, ben söyleyeyim çıkınca,” dedi. “İyi ki doğdun diyecektim,” dedim. Güldü.  


Ağlaya ağlaya Karaköy’den Kadıköy’e kadar nasıl koştum hiç hatırlamıyorum.  Deniz var değil mi arada?


Son Yazılar

Hepsini Gör
Benim Adım İstanbul

İstanbul’un yedi tepesi, yedi büyük günahı ve kavuşmayı bekleyen iki yakanın hikâyesini anlatır.  Hikâyem, insanlığın tarihinden çok daha eskidir; Boğaz’ın tuzlu rüzgârı Asya’m’dan bana her çağda aynı

 
 
 
İstanbul'da Bir Anı Turu

İstanbul'u anlatırken tarihi derinliğinden, kozmopolit ruhundan ya da kendine has güzelliğinden bahsedilebilir. İnternette tonla seyahat rehberi; nereye hangi sırayla gidilmeli, neyi yemeden dönülmeme

 
 
 
İstanbul’un Çocukları

İstanbul, karıncalar gibi yaşatıyorsun bizi; biraz yükseğe çıksak herkesi karıncalaştırıyorsun. Kalabalıklar içinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz sürekli; bazen trafikte, metrobüste, metroda, marmaray

 
 
 

Yorumlar


bottom of page