İstanbul’un Çocukları
- Merve Belikırık
- 7 Oca
- 2 dakikada okunur
İstanbul, karıncalar gibi yaşatıyorsun bizi; biraz yükseğe çıksak herkesi karıncalaştırıyorsun. Kalabalıklar içinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz sürekli; bazen trafikte, metrobüste, metroda, marmarayda benliğimizi acımasızca eziyorsun. Karınca yuvamıza basma tehlikesiyle baş başa bırakıyorsun bizi. İçimizdeki “Hayır, sen önemlisin, değerlisin, biriciksin,” sesini ezercesine kalabalıklara sokuyorsun bizi. Senin olayın bu aslında. Bu kadar kalabalığın içinde de yerimiz olduğunu unutturmayarak yaşatıyorsun bizi. En azından İstanbul’un kalabalığının, kaosunun bir nedeni de biziz. Kelebek kanadı misali, yapılan küçük bir seçim İstanbul’un kaosunun bir parçası haline getiriyor. Karınca yuvasından çıkmaya karar verirsen yuvana geri dönmek için koşturur durursun. Yemek için, büyümek için, yaşamak için dışarı çıkmak zorundasındır ama dışarı çıktığında da bizi sen korkutuyorsun. Keşke hiç dışarı çıkmasaydım diye suçluluk hissettiriyorsun ama aynı zamanda neden daha önce çıkmadım diye de suçluluk hissettiriyorsun.
Söyle İstanbul, ben önemsiz miyim? Önemli miyim? Beni bir karınca gibi hissettirirken neden hâlâ burada kendimi önemli hissediyorum.
Senin kaosunu değiştirebilme gücüm varken beni bu hale getiren de sensin. Aceleci, koşturmayla devam ederken yollarda geçen bir ömrümü veriyorum sana. Sen bana ne veriyorsun? Güzel boğazını, tarihini, hikayeni ve en önemlisi bana bir yer veriyorsun.
Bu kadar kaosun içinde başkası olmama ihtiyacım yok çünkü istanbulun benim gibi birine ihtiyacı var. Her gün beni öldürmeye çalışıyormuşsun gibi geliyor. Nefes alamayacak hale getiriyorsun ama yaşatan da sensin. Sen sahil kasabasında yaşamayı cazip hale getiriyorsun ama aynı zaman da sahil kasabasından beni uzaklaştıran da sensin.
Hâlime şükrettiren de sensin neden bu hayatı yaşadığımı sorgulatan da sensin.
Acımıyorsun burada yaşayana ama misafirine çok güzel misafirperversin. Bir baba gibisin, el iyisisin. Evin içindekilere tüm kötü taraflarını hoyratça gösterirken misafirine her şeyin en iyisini sunuyorsun. Öfken, kaygıların ailene iken güler yüzün misafire hep.
Babanın anlamları gibi bir kökün ve hikayen var. Birazda benim hikayeme benzeyen hatta herkesin hikayesine benzeyen… İçimdeki güzellikleri, başarıları gizleyen kaygılarım ve korkularım gibi. Senin de güzel yerlerinin dışında kalan gettoların var. Gettoları geçebilirsen güzelliklerini veriyorsun.
Bir baba gibi kuralların var: Çalışmalısın, uğraşmalısın, koşuşturmalısın.” “Seni sevmesem de şımartmasam da başarmak zorundasın,” der gibisin. “Yediğin önünde yemediğin arkanda,” der gibi tüm fırsatları önüme sererken fırsatları kaçırmama neden olan da sensin. Tüm suç sende değil seni suçlamıyorum. Ama varoluşumu çok zorluyorsun; senin kurallarından çıkmadan seni nasıl yenebilirim. Seni yenmenin suçluluğuyla nasıl baş edebilirim.
Seni yenmek demek sanki bir ceza gibi. Seni yenmek gettodan çıkıp boğazını izleyip keyif almak gibi. Hem inanılmaz bir keyif veriyor hem kalıcı olmadığını da hissettiriyor. Bir de düşünsene boğaz manzaralı bir yerde artık boğazını görmenin sıradanlaştığı bir hayat yaşamak. Ne büyük suçluluk hissettirir. Bu eksiklik bunu istememe neden olurken bunun gerçekleşmesi bir suçluluğa dönüşecek. Tüm cazibeni, tüm güzelliğini elde etmek artık seni değersizleştirecek, belki de önemsizleştirecek. Seni elde etmek demek kaybetmek demek. Senin güzelliklerine sahip olursam içimdeki arzu kaybolacak. Bu da sonsuz bir suçluluk gibi. Bu yüzden tüm suç senin değil. Suçluluğu benimle paylaştığın için teşekkür ederim İstanbul. Sen beni suçla ben seni suçlayayım ve ömrümüz böyle geçsin. Ne sen beni unut ne de ben seni.

Yorumlar