top of page

YÜRÜMEK

Zihninin o karmaşıklığında bir yol hayal etmeni istiyorum senden. Bu öyle bir yol ki; bir sonu olduğu vaat edilmiş ama ucu belirsizliklerle, görünmez duvarlarla mühürlenmiş. Bu yol sadece adı üzerindeki bir yol değildir. Bu yolda hem neşe saçan çiçekler, rüzgarla konuşan kelebekler, canlılıkla dolu koca koca ormanlar… Hem de şeytani ve güvensiz kuraklığın belirdiği, biçimsiz kocaman duvarların olduğu, soğuk ve bozuk havaları olan bir yol. Belki eksantrik bir zıtlık gibi gelecek sana ama bu yol hem cenneti hem cehennemi aynı torbada taşıyan bir yol. Zaten cehennem olmadan o hayali kurulan cennetin bir anlamı, bir ağırlığı kalır mıydı? 


Her neyse. Bu yolda insan, bu iki tezatlıkla beraber yürüyor diyeceğim. Yolun neresindeyim diye sorabilirsin bu arada kendine. Başında mı, ortasında mı yoksa o nihai sona mı yaklaştım? Bilmiyorum ve belki de hiç bilemeyeceğim. Bildiğim tek şey sadece ilerlemeye çalıştığım. Fakat insan, sadece yürümekle de yetinmiyor. O puslu, sisli, belirsiz yolun arkasındaki hakiki sonu görmek istiyor; sanki o nihayete tanık olursa kendisine sonsuzluk takdim edilecekmiş gibi. Ancak insan şunu da bilmiyor: Bu puslu ve sisli yolun perdesini aralamanın tek yolu yürümek ama yürümeye de korkuyor insan. Çünkü yürümek, bir gölge gibi ardında dehşeti de getiriyor. 


Neden korkuyoruz? Belki de yolun sonunun kesin bir cehenneme tekrardan kaçamayacak şekilde açılmasından ya da o ucu bucağı gözükmeyen ontolojik boşluğa, o derin uçuruma düşmekten… Peki, bizi o derin çukura düşme düşüncesiyle dehşete düşüren şey tam olarak nedir? Galiba bir daha oradan çıkamamaktan korkuyoruz. Galiba orada donup kalmaktan korkuyoruz. Galiba bir daha o libidinal arzuyu ve yaşamsal itkiyi duyamamaktan korkuyoruz. Kısacası en ilkel kaygı olabilecek olan ölmekten korkuyoruz. İnsan o çukurun başında, henüz nesne sürekliliğini kazanamamış, annesinin yokluğunda dünyanın sonunun geldiğini sanan bir bebeğin mutlak çaresizliğine bürünüyor. Yetişkin bir gövdenin içine hapsolmuş, terk edilme ve yok olma korkusuyla sarsılan kadim bir bebek... 


Nedendir diye soruyorum bu korkuyu kendime. Oysa bu korku çoğunlukla çaresizlik yanılsamasından ibaret bir şeydir. Aslında bakarsanız alt tarafı bir çukura düşmüşsünüzdür, alt tarafı bir cehennemdesinizdir (!) Ama hâlâ yaşıyorsunuzdur sonuçta. O yol, ne kadar dikenli ve cehennem azabıyla örülü olursa olsun, yürümeye devam eden kişi aslında yaşayan kişidir. Evet, o çukura düşsek de, belki ne kadar bize zarar verecek olsa da ve ne kadar bir süre orada duracak olsak da nihayetinde o çukurdan eskisi gibi çıkmayı başaracağızdır. ‎‎O yüzden ben de diyorum ki her ne koşulda olursanız olun yürümeye devam edin. İsterse ayaklarınızın altındaki toprak yanıyor olsun, isterse yolun her bir zerresi dikenlerle döşensin yürüyün isterim. Yorulabilir, yaralanabilir, bazen sadece durup beklemek isteyebilirsiniz. Dinlenin, yaralarınızı sarın, kendinizi psişik olarak onarın; ama ne olursa olsun o yolda bir devir eder halinde kalın. Çünkü yolun sonundaki pusun dağılması için gereken tek şey, sizin o sisin içine doğru attığınız sağlam adımlardır. Unutmayın, yolda oldukça yol görünür olur.


Son Yazılar

Hepsini Gör
KALMAK VE BAŞLAMAK ARASINDA

İnsan neden bildiği yolda kalmayı, bilmediği yola tercih eder? Bu soruyu kendime her sorduğumda ilk anda aklıma cesaret geliyor. Sanki mesele yeterince cesur olup olmamakmış gibi. Oysa zamanla anlıyor

 
 
 
YOL TANIK İSTEMEDEN YÜRÜNEBİLİR Mİ?

Yol, bugün en sık yanlış anlaşılan kavramlardan biri. Çoğu zaman ilerleme, hedefe varma, kendini aşma ya da potansiyelin “en iyi haline” ulaşma fikriyle özdeşleştiriliyor. Bu yaklaşım, modern öznenin

 
 
 
YOL: SAHİ KAYBOLMADAN ÖNCE NEREDEYDİN

“Meğer daha önceleri yürüdüğüm yol değilmiş; büyüdüğümü hissettiğim o anda yürüdüğüm yol, kendi yolummuş.’’ Klinik Psikolog Mert GÖKDELİ İnsan çoğu zaman yolunu kaybettiğini sandığı yerde hayatla ilk

 
 
 

Yorumlar


bottom of page