YOL: SAHİ KAYBOLMADAN ÖNCE NEREDEYDİN
- Mert Gökdeli
- 5 gün önce
- 3 dakikada okunur
“Meğer daha önceleri yürüdüğüm yol değilmiş; büyüdüğümü hissettiğim o anda yürüdüğüm yol, kendi yolummuş.’’
Klinik Psikolog Mert GÖKDELİ
İnsan çoğu zaman yolunu kaybettiğini sandığı yerde hayatla ilk kez gerçekten temas eder. Çünkü kaybolmak, alışıldık yönlerin bittiği; otomatik yaşamanın durduğu bir eşiktir. Haritanın sustuğu yerde beden konuşmaya başlar, zihin yavaşlar, kalp çevreye bakmayı öğrenir. O ana kadar “gideceğim yer” sandığımız şeylerin çoğu başkalarının çizdiği rotalardır. Toplumun, ailenin, başarı anlatılarının sunduğu hazır yollar… Kaybolduğumuzu düşündüğümüzde ise çoğu zaman kendi yürüyüşümüz başlar.
Hayat bize erken yaşlardan itibaren bir varış noktası öğretir: okulu bitirmek, bir meslek edinmek, düzen kurmak, mutlu olmak… Her şey bir sonuca bağlanır. Yolda olmak ise eksiklik gibi algılanır; henüz olmamış olmakla, geride kalmakla karıştırılır. Oysa insan ruhu sonuçlarla değil süreçlerle büyür. Deneyimle temas ettikçe genişler. Dura dura, düşe kalka, bazen geri dönerek, bazen de yön değiştirerek ilerler.
Kaybolmak bu yüzden yalnızca yönsüz kalmak değildir. Çoğu zaman eski bir hayatın anlatısının çözüldüğü andır. “Ben buyum’’ dediğimiz kimliğin artık yetmediği bir eşiğe gelmişizdir. İşlevini yitirmiş alışkanlıklar, anlamını kaybetmiş ilişkiler, dar gelen rollerin peşi sıra üstümüzden döküldüğü bir an. İnsan böyle zamanlarda endişeye kapılır. Geçmişe dönmek ister. Tanıdık olanının güvenli olduğuna inanır. Ama bazı dönüşler mümkün değildir. Gerekli de değildir. Çünkü yol başlamıştır.
Terapide de sıkça duyulan cümlelerden biri şudur: “Eskisi gibi olmak istiyorum.” Oysa ruhsal iyileşme çoğu zaman eskiye dönüş değil, yeni bir hâle alışma sürecidir. İnsan bazı acılardan sonra aynı kişi olarak devam edemez. Kırılır, genişler, derinleşir ve dönüşür. Kaybolmuş gibi hisseder çünkü eski haritası artık yırtılmıştır. Ama bu yırtılma bir sorun değil, kendi yolunun ve dönüşümünün doğal bir parçasıdır.
Psikoloji uzun zamandır insanın gelişiminin doğrusal ilerlemediğini ifade eder. Erikson, yaşam boyunca karşılaşılan krizlerin bireyin olgunlaşmasının temel durakları olduğunu vurgular (Erikson, 1968). Yalom ise belirsizlikle ve varoluşsal kaygıyla yüzleşmenin kişinin kendilik farkındalığını derinleştirdiğini ifade eder (Yalom, 1980). Bu bakış açısı kaybolma veya yoldan çıkma dönemlerinin bireyin yaşamında patolojik bir durum değil, insan olmanın derinlerinde kaçınılmaz bir eşik olduğunu vurgular.
Modern hayat bize sürekli kontrol vaat eder. Plan yaparsak, hedef koyarsak, her şey yolunda gidecekmiş gibi anlatılır. Oysa yaşamın büyük kısmı planın dışına taşan alanda gerçekleşir. Karşılaşmalar, karışımlaşma alanları, kayıplar ve kırılmalar ile şekillenir. Yolda olmak biraz da belirsizliğe alan açabilmektir. Her adımı bilmeden ve kontrol etmeden yürüyebilmektir. Kontrol gevşediğinde temas başlar.
İnsan çoğu zaman hızlanarak kaçmaya çalışır. Çünkü yavaşladığında hissetmeye başlar. Hissettiğinde ise sorgular. Sorguladığında yönü kaybolur. Oysa duraksamalar ruhsal büyümenin ve dönüşümün alanıdır, kendisidir. Yol her zaman ilerlemek değil, onun içinde kalabilmektir. Durabilmektir. Nefes alabilmektir. Nerede olduğunu ve kim olduğunu fark edebilmektir.
Kaybolma anları çoğunlukla yaşamın kırılma noktalarına denk gelir: bir ilişkini bitişi, bir kayıp, bir tükenmişlik, bir hayal kırıklığı. İnsan bu dönemlerde, “Ben ne yapıyorum? ” sorusuyla karşılaşır. Bu sorun bir çöküş değil, kendi içinde atmış olduğu sessiz çığlığın uyanışıdır. Otomatik bir şekilde yaşayışın sona erdiği yerdir. Yol burada gerçek anlamda başlar.
Toplum güçlü olmayı öğretir ama savrulmayı öğretmez. Oysa savrulmadan da yön bulunmaz.
Sarsılmadan yapı kurulmaz. Kaybolmadan yol oluşmaz. İnsanın bildiği yollar bittiğinde kendi patikasını açar. Bu patika daha sessiz, daha yavaş, daha sade olabilir. Ama insanın kendi için açtığı yol daha gerçek ve hakikidir. Yolda olmak bir performans değildir. Doğrusal ilerlemez. İyi günler kadar zor günler de içerir. Umut kadar yorgunluk da barındırır. Ama hepsi de yaşamın kendisiyle kurduğumuz bağın parçalarıdır.
Belki de hayat hiçbir zaman varılacak bir yer değildi. Belki “olmak” fikri bizi yoldan koparan bir yanılgıydı. İnsan olmak bir süreçtir; akan, değişen, dönüşen bir hâl. Duran şey katılaşır. Akan şey yaşar. Ve belki de asıl soru hâlâ orada durur:
Kaybolduğumuzda mı yolumuzu yitiriyoruz, yoksa eski hayatlarımız bittiğinde mi gerçekten yola çıkıyoruz?
Bazı yollar tamamlanmadan yeni bir yaşam başlamaz.
Bu yüzden başlıktaki soru yankılanmaya devam eder:
Yol: Sahi Kaybolmadan Önce Neredeydin?
Belki de cevap şudur: Kaybolmadan önce ilerliyorduk ama yaşamıyorduk. Elimizde tuttuğumuz haritayı izliyorduk ama ona temas etmiyorduk. Varmaya çalışıyorduk ama yolda değildik. Ve insan çoğu zaman yolunu kaybettiğinde değil, yolu hissettiğinde yaşamaya
başlar.
yol bazen ileri gitmek değildir,
durup nefes almaktır.
bazen yön bulmak değil,
yönsüzlüğe dayanabilmektir.
harita bittiğinde başlar hayat,
adımlar titrediğinde derinleşir.
ve insan,
kaybolduğunu sandığı yerde ilk kez gerçekten yürür.

Yorumlar