YOL TANIK İSTEMEDEN YÜRÜNEBİLİR Mİ?
- Erhan Kacar
- 5 gün önce
- 3 dakikada okunur
Yol, bugün en sık yanlış anlaşılan kavramlardan biri. Çoğu zaman ilerleme, hedefe varma, kendini aşma ya da potansiyelin “en iyi haline” ulaşma fikriyle özdeşleştiriliyor. Bu yaklaşım, modern öznenin çizgisel zaman anlayışını merkeze alır; bir başlangıç, bir gelişme ve bir sonuç. Oysa insanın ruhsal hareketi böyle işlemez. Psikoloji ve çağdaş düşünce bize şunu gösteriyor: Benlik, doğrusal biçimde gelişmez; kırılır, çözülür, geri çekilir, bazen kaybolur. Bu yüzden kendini gerçekleştirme, sürekli ileri gitmek değil; çoğu zaman mevcut kimliğin çözülmesine izin vermektir. Yol, bu anlamda bir hedef değil, benliğin sabitlenmesine karşı sürdürülen bir harekettir. Tam da bu noktada “yol” derken Sarter’ın tanımından yola çıkarak, insan kendini dünyada bulur, sonra seçimleriyle kendini kurar ve ancak bunun ardından kendini tanımlar. Bu nedenle bu yazıda “yol” dediğim her yerde, kendini sunma değil, kendini kuran öznenin varoluşçu yolculuğunu ele alacağım.
Bugün kendini kurmanın önündeki en büyük engel, benliğin giderek bir arşive dönüşmesidir. Dijital kültürle birlikte insan artık yalnızca yaşayan bir varlık değil; kaydedilen, geri çağrılan ve denetlenebilir hale gelen bir özneye dönüşmüştür. Yaşantılar hatırlanmak için değil, sunulabilir olmak için tutulur. Bu dönüşüm rastlantı değildir. Byung-Chul Han’ın psikopolitik analizleri, çağdaş iktidarın baskı yoluyla değil de şeffaflık ve gönüllü ifşa üzerinden işlediğini açık biçimde ortaya koyar. Artık özneye “sus” denmez; tam tersine “anlat”, “göster”, “paylaş” ve “sun” denir. İnsan kendini ne kadar sunulabilir kılarsa, o kadar “özgür” olduğu yanılsamasına kapılır. Oysa bu sunma hali, denetimin en rafine biçimlerinden biridir.
Yaşadıklarımızı sunmak için arşivlememiz yalnızca bir hafıza işlemi değildir, zamanı sabitleme çabasıdır. Arşiv geçmişi geride bırakmaz, sürekli şimdiye taşır. Eski bir paylaşım, bir kimlik beyanı, bir travma anlatısı, benliğin bugünkü haliyle yan yana getirilir ve arşivlemek için dondurulur. Han’ın altını çizdiği gibi arşiv, hatırlamak için değil, yaşantıyı denetlemek ve sunmak için tutulur. Böylece benlik, değiştiği halde gelişemeyen bir yapıya dönüşür. Yol ise tam olarak bu sabitlenmeye direnir. Çünkü yol, tamamlanmış bir anlatı değil; açık uçlu, geri dönüşlü ve belirsiz bir süreçtir.
Bu arşiv mantığı travma söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. Eskiden bastırılan travma, bugün anlatılması, belgelenmesi ve doğrulanması gereken bir veriye dönüşmüştür. Yaşadığını bilmek yetmez, göstermen gerekir. Queer ve feminist literatürde bu durum, “sürekli kendini ifşa etme zorunluluğu” olarak tartışılır. Öznenin meşruiyeti, görünürlüğe bağlanır. Ancak görünürlük arttıkça, benliğin dönüşme hakkı zayıflar. Çünkü göstermek için arşivlemek gerekir ve arşiv bir sabitleyici işlevindedir. Böylece, travma artık kapanabilecek bir yara olmaktan çıkar ve sürekli paylaşımda olan bir kimlik öğesine dönüşür.
Burada kritik bir ayrım yapmak durumundayız. Yaşantının işlenmesi ile yaşantının teşhiri aynı şey değildir. Güncel sinirbilim çalışmaları, travmanın iyileşmesi için güvenli bağlam, ritim ve doz gerektiğini gösteriyor mu? Sürekli anlatmak, özellikle tanık ve onay talep eden biçimde anlatmak, bizi yatıştırmak yerine uyarılmış halde tutabilir. Bu yüzden her anlatı iyileştirici değildir. Bazı anlatılar, özellikle arşivlenmek üzere olanlar, travmayı kapatmak yerine açık tutar.
Kendini gerçekleştirme kavramı da bu bağlamda yeniden düşünülmelidir. Kendini gerçekleştirme, toplumsal normlara uygun biçimde yükselen bir başarı çizgisi değildir. Bu yanlış yoruma karşı Engin Geçtan güçlü bir itiraz sunar. Geçtan, insanın temel problemlerinden birinin “kendi hayatını yaşayamamak” olduğunu vurgular. Geçtan’a göre birey, çoğu zaman başkalarının beklentilerine uyum sağlarken kendi iç gerçekliğinden uzaklaşır. Bu uzaklaşma, görünür olmakla maskelenebilir belki ama ruhsal düzeyde derin bir yabancılaşma yaratır.
Geçtan’ın metinlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir vurgu vardır, insanın kendisiyle temas edebilmesi için sessizliğe, yalnızlığa ve içsel bir mekana ihtiyacı vardır. Sürekli görünmek, sürekli anlatmak, sürekli kendini kanıtlamak öznenin kendini gerçekleştirmesini sağlamaz. Aksine yabancılaştırır. Bu açıdan bakıldığında yol, varolmak için görünür kılmak yerine yaşamaya cesaret etme meselesidir. Böylece “olduğunu kanıtlama değil”, “olma” hali de diyebiliriz.
Toplumsallığı bu noktada yeniden tanımlamamız gerekir. Arşiv dışı kalmak, toplumsallıktan kopmak anlamına gelmez. Aksine, bugünkü yüzeysel ve performatif toplumsallığa karşı daha derin bir ilişkisellik içermelidir. Sosyolojik araştırmaların da gösterdiği üzere, deneyimlerini artık yaşarken değil, geriye dönük olarak “nasıl göründüğü” üzerinden anlamlandırma yaygınlığını bırakarak toplumsallaşma gerekir. Aksi durum, özneyi sürekli dış bakışa ayarlı hale getirir. Oysa yol, öznenin kendi kurduğu seçme cesaretleridir.
Bu yüzden ben diyorum ki bugün görünmek için yapmak ve varolmak için yapmak arasındaki fark, kendimizi ne kadar gösterdiğimizle ilgili değil; ne kadarını göstermemeyi seçebildiğimizle ilgilidir. Yol, bu anlamda bir kanıtlama arzusu değil, anlamakla ilişkili bir seçimdir. Yanlış anlaşılma pahasına susabilme, tamamlanmamış halde kalabilme, kimliğini askıya alabilme ve deneyimi toplumsallaştırma amacı taşımadan yaşayabilme cesareti.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Hayatımızın ne kadarı gerçekten yaşandı, ne kadarı kayda geçti? Ve hangi yolları yalnızca kendimiz için, tanıksız ve arşivsiz yürümeye cesaret edebildik?

Yorumlar