top of page

YOLUN KALAN TARAFI: GÖÇ ETMEDİĞİNDE

Yol anlatıları çoğu zaman gidenin etrafında şekillenir. Gidenin cesareti, yeni hayatı ve ihtimalleri konuşulur. Oysa yol yalnızca hareket edenin meselesi değildir. Kalan için de yol, biri gittikten sonra başlar neticede. Çünkü birini uğurladığımızda yeni olan sadece mesafe değildir; ilişkiyle kurduğumuz o eski gündelik düzeni de bir bakıma uğurlarız. Bu durumda göç etmemiş kişi, göç etmiş olanın aksine fiziksel olarak ilerlemez belki ama ilişkisel bir zeminde yer değiştirir. Üstelik bu konum değişikliği en çok birlikte anı biriktirilmiş mekanlarda hissedilir. Aynı sokaklardan geçmek, birlikte gidilen bir kafeye uğramak, bir apartman girişinde durup eskiden kurulmuş bir hayali hatırlamak… Bu yerler içlerinde ortak bir zaman taşırlar. Kalan kişi bu zamanla tek başına kalır, göç eden ise yeni bir çevrede yeni anılar üretmeye başlar. Eski mekanlar giden için hatıraya dönüşürken, kalan için hala gündeliktir. Ayrılığın en zorlayıcı taraflarından biri belki de bu asimetridir. Göç, giden kadar kalan için de bir yer değiştirmedir. Üstelik göç her zaman bir tercih de değildir. Savaş, politik baskı ya da hayatta kalma zorunluluğu nedeniyle gerçekleşen göçlerde bu yer değiştirme çok daha sert bir ruhsal eşiğe dönüşür; geride kalan yalnızca mesafeyle değil, kaygıyla ve geri dönüp dönememe ihtimaliyle de yaşar. Burada ise bakışımı, tercih edilen göç deneyimlerinin ilişkisel etkisine odaklıyorum.


Psikanalitik açıdan mekan yalnızca dışsal bir çevre değildir; içsel temsilin de uzantısıdır. Freud’un hatırlama ve yineleme üzerine düşünürken işaret ettiği gibi, anı çoğu zaman bir yerle birlikte çalışır; yani mekan belleğin taşıyıcısıdır (Freud, 1914/2010). Bu nedenle birlikte yaşanmış yerlerde tek başına kalmak yalnızca özlem üretmez; ilişkiyi yeniden düzenlemeyi de zorlaştırır. Giden yeni bir mekansal örgü kurarken, kalan hala eski örgünün içindedir ve o “eski”de yeni bağlar üretmeye çalışır. Anılar artık iki farklı hafızanın iki farklı coğrafyasında sürmeye devam eder.


Birini uğurlarken çoğu zaman bunun geçici bir ayrılık olduğunu söyleyerek devam etmeye çalışırız. “Zaten sık sık konuşuruz”, “mesafe her şey değil” gibi cümleler kurarız. Gerçekten de mesafe her şey değildir fakat göç yalnızca fiziksel bir uzaklık yaratmaz. İlişkinin zamanını, erişilebilirliğini ve ritmini değiştirir. Giden için yol ileri doğru akan bir hareketken; kalan için ise çoğu zaman bekleyerek ilerleyen bir süreçtir. Günlük hayat sürer ama paylaşılacak anların sayısı artar, anlatılmayı bekleyen şeyler birikir.


Göçü zorlaştıran temalardan biri de ortada kesin bir kayıp olmayışıdır, tümüyle yitirilmiş bir şey henüz yoktur. Bu da kayıp-yas deneyimini karmaşık bir düzleme çeker. Yas, her ne kadar sarsıcı olsa da çerçevesi olan bir süreçtir. Göçte ise nesnenin yalnızca erişilebilirlik biçimi değişir. Ayrıca yas, kaybedilen nesneyle bağın yavaş yavaş çözülmesini içerir (Freud, 1917/2009). Oysa göçte bağ her zaman çözülmez, biçim değiştirir. Bu nedenle geride kalan kişi ne tam olarak yas tutabilir ne de hiçbir şey olmamış gibi devam edebilir. Ortaya çıkan şey askıda kalmış bir ayrılıktır ve bu sonu kestirilemeyen bir bekleyişe benzer. Kalan için yol bu nedenle mekansal olduğu kadar zamansal bir deneyime de dönüşür. Saat farkları, ertelenen konuşmalar, “sonra anlatırım” diye birikenler bu yolun parçalarıdır. İlişkinin şimdiki zamanı bir yanıyla incelir; ne tamamen geçmişe aittir ne de bütünüyle şimdiye yerleşir.

    

Bu belirsizlik ambivalansla birlikte gelir. Melanie Klein’ın (1935/2012) depresif konum kavrayışı, sevilen nesneye yönelik sevgi ve öfkenin bir arada tutulabilmesiyle ilgilidir. Göçün ardında kalan kişi için de benzer bir çifte duygulanım oluşabilir: Özlem ve kırgınlık, anlayış ve terk edilmişlik hissi yan yana durabilir. Yolun kalan tarafı tam da bu ambivalansı taşıma kapasitesinde belirir. Eğer ilişkinin muhatapları bu çelişkili duyguları bastırmak yerine tutabiliyorsa, bağ kopmadan biçim değiştirebilir; eğer tutamazsa, ilişki ya idealize edilir ya da değersizleştirilir. Bu iki uç arasında kalabilmek yapılandırıcı bir rol oynar.

    

Psikanalitik olarak öznenin yeri yalnızca mekanla değil, ilişkiyle kurulan bağın örgütlenişiyle de belirlenir. Bağ değiştiğinde, öznenin konumu da bir bakıma değişir ve zamanla daha belirginleşir. Birlikte gidilen bir mekandan geçerken, gün içinde paylaşılacak küçük bir şey akla geldiğinde ya da bir karar anında “bunu eskiden birlikte düşünürdük” diye fark edildiğinde, yolun kalan tarafı kendini hatırlatır. Bu hatırlamayı daha çok ilişkinin yeni biçimini anlamlandırma çabası olarak düşünmek mümkündür. Kalan kişi çoğu zaman şu soruyla baş başa kalır: “Bu ilişki şimdi hayatımın neresinde duruyor?”

     

Göçten sonra ilişki, Winnicott’un (1953/2013) geçiş alanını hatırlatan bir yerde konumlanır. Ne bütünüyle içselleştirilmiş bir hatıra ne de eskisi gibi somut bir birliktelik. Bu ara alan hem kırılgan hem üretkendir. Eğer özne bu alanı hızla kapatmaya çalışmazsa, ilişki yeni bir düzlemde varlığını sürdürebilir. Simone Weil’in (1952/2018) dikkat kavrayışı burada yol gösterici olabilir: Dikkat, çözmeye çalışmadan bakabilmek, aceleyle anlamlandırmadan kalabilmektir. Bion’un (1962/2018) ham duygulanımın düşünceye dönüşmesi için önce taşınması (alfa işlevi) gerektiğine dair vurgusu da aynı noktaya işaret eder. Değişen bir bağ karşısında ruhsallığın ihtiyacı çoğu zaman hız değil, tutulabilen bir yavaşlıktır. Yolun kalan tarafı belki biraz da budur: Anlamı zorlamadan, deneyimi sindirebilecek bir içsel alan açabilmek.

    

Elbette her bağ dönüşerek sürmez. Bazen mesafe, zaten var olan kırılganlığı görünür kılar; bazen yeni çevreler eski ilişkiyi taşıyacak zemini bırakmaz. Bu durumda yol, bağın yeni bir biçime evrilmesiyle değil, çözülmesiyle sonlanır. Artık askıda kalmış bir ayrılıktan değil, yası konuşmak mümkün hale gelir. Ancak bu yas, ihanet ya da başarısızlık olarak değil, ilişkinin kendi sınırına ulaşması olarak da düşünülebilir. Yolun kalan tarafı olmak her zaman sürdürmek değildir; bazen de bırakmaktır.

 

Tam bu noktada etik bir mesele belirir. Etik, burada bir doğru davranış listesinden ziyade değişmiş bir bağla nasıl yaşayacağımıza dair bir konumlanmadır. İlişkiyi ne idealize ederek cansızlaştırmak ne de değersizleştirmek… Etik olan, bağın yeni biçimini tanıyabilmek ve onu zorlamadan taşıyabilmektir.

Yol anlatılarının çoğu varışla biter. Oysa kalan için yol, nihai bir varışla sonlanmaz. İlişki yeni bir dengeye oturur belki; fakat bu denge sabit değil, devinimseldir. Bağ zamanla yeniden ayarlanır, yer değiştirir, kimi an geri çekilir, kimi an belirginleşir. Bu hareket değişmiş bir ilişkinin doğal ritmidir. Yolun mesafesi belki de tam olarak burada, bağın deviniminde ölçülür.



KAYNAKÇA

Bion, W. R. (2018). Deneyimden öğrenmek (Ö. Ertem, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1962)

Freud, S. (2009). Yas ve melankoli (A. E. Kaplan, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1917)

Freud, S. (2010). Hatırlama, yineleme ve çalışıp geçirme (A. E. Kaplan, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1914)

Klein, M. (2012). Sevgi, suçluluk ve onarım (A. E. Kaplan, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1935)

Weil, S. (2018). Dikkat ve lütuf (E. Gökteke, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1952)

Winnicott, D. W. (2013). Oyun ve gerçeklik (T. Birkan, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1953/1971)


Son Yazılar

Hepsini Gör
YÜRÜMEK

Zihninin o karmaşıklığında bir yol hayal etmeni istiyorum senden. Bu öyle bir yol ki; bir sonu olduğu vaat edilmiş ama ucu belirsizliklerle, görünmez duvarlarla mühürlenmiş. Bu yol sadece adı üzerinde

 
 
 
KALMAK VE BAŞLAMAK ARASINDA

İnsan neden bildiği yolda kalmayı, bilmediği yola tercih eder? Bu soruyu kendime her sorduğumda ilk anda aklıma cesaret geliyor. Sanki mesele yeterince cesur olup olmamakmış gibi. Oysa zamanla anlıyor

 
 
 
YOL TANIK İSTEMEDEN YÜRÜNEBİLİR Mİ?

Yol, bugün en sık yanlış anlaşılan kavramlardan biri. Çoğu zaman ilerleme, hedefe varma, kendini aşma ya da potansiyelin “en iyi haline” ulaşma fikriyle özdeşleştiriliyor. Bu yaklaşım, modern öznenin

 
 
 

Yorumlar


bottom of page