top of page

MÜZEYYEN: BİR VARAMAMA ATLASI

Gri bir vapur dumanı, genzinde eski bir sızı, 

Gökyüzü mavi değil bugün, elli yıllık bir yasın izi. 

Siyah bir ceket geçiyor önünden, adımları yalan yüklü; 

Sanki yere basmıyor, sanki tüm geçmişi sırtına bükülü. 

Dizlerine düşen o sarı fotoğrafta gülüyorsun ya hani, 

Dünyadan habersiz o çocukluğun, aydınlatıyor bu karanlık tüneli.


Hatırla o soğuk koridoru, hani her yer bembeyazdı, 

Bedeni fırtınaya tutulmuş bir yaprak, mevsim sanki ayazdı. 

Tekerlekli sandalyelerin gıcırtısı, metalik bir feryat; 

Adam oradaydı işte, şakalarla örülmüş sahte bir hayat. 

Gözlerine baktığında hani, en güvenli liman sanmıştın ya onu; 

Bilmiyordun o beyazlığın, en siyah vedaya gebe olduğunu.


Kapısı tok bir sesle kapanan o araba, kesti dışarıyı, 

Eski bir kasetten yanan neşeli şarkılar, sardı yarayı. 

Parmak uçlarında iyileşirken hani, o kutsal titizlikle; 

Sonsuzluğa mühürlemiştin kalbini, en saf yeminle. 

Sandın ki binlerce kilometre, sandın ki her durak manzara; 

Oysa yol, bir uçurummuş meğer, sürüklenen o son karara.


Ama yol varmadı o muazzam sonlara, asılı kaldı bir tozda, 

Adam motoru susturdu ansızın, şarkı can çekişti o tozda. 

Yolun tam ortasında, hiçbir izahı olmayan o soğuk duruşla; 

Bırakıldın bir kaldırım kenarına, kurumamış bir pansumanla. 

Gözlerini kaçırdı senden, direksiyona gömdü o gri ufku; 

Dikiz aynasına bile bakmadan gidişi, içindeki en derin korku. 

Yol işte orada başladı senin için, tam bittiği o ıssız yerde; 

Kendi atlasını çizdin artık, binlerce hayali perde perde.


Şimdi soruyorsun ya kendine Müzeyyen, her adımda biraz daha eksilerek: 

Kaç şehir daha eskiteceğim, kaç tabloda kendimi seyrederek? 

Kaç mandalina ağacı altında bekleyeceğim o hiç gelmeyeni? 

Kaç terminalde soğuk çorbalarla doyuracağım o derin iç çekişi? 

Kaç kahveyi şekersiz içeceğim, kaç yabancıya anlatacağım bizi? 

Tren camındaki o puslu lekede ararken, bulabilecek miyim izi? 

Kaç aşığın kavuşmasını izleyeceğim, kaç kış daha üşüyeceğim? 

Çıkmak istiyorum artık bu kör kuyudan, ben ne zaman güleceğim?


Vapur sireni yırtarken zamanı, yaşlı bir adam bakar iskeleye, 

Sen geçersin önünden, elinde bir çocukla, bakmadan geriye. 

Elli yıllık bir sızının ete kemiğe bürünmüş halisin artık; 

Duraksarsın bir an, bakarsın arkana, bakışın mağrur ve yanık. 

Ama o adam eğmiştir başını, fotoğrafın tozunda kaybolmuştur; 

Cesareti yoktur bakmaya, ruhu o kaldırımda çoktan durmuştur. 

Birbirinizi asla göremezsiniz, rüzgar aynı olsa da iskelede; 

Çünkü en ağır yolculuk; birbirine varamamaktır aynı nefeste.


Son Yazılar

Hepsini Gör
YÜRÜMEK

Zihninin o karmaşıklığında bir yol hayal etmeni istiyorum senden. Bu öyle bir yol ki; bir sonu olduğu vaat edilmiş ama ucu belirsizliklerle, görünmez duvarlarla mühürlenmiş. Bu yol sadece adı üzerinde

 
 
 
KALMAK VE BAŞLAMAK ARASINDA

İnsan neden bildiği yolda kalmayı, bilmediği yola tercih eder? Bu soruyu kendime her sorduğumda ilk anda aklıma cesaret geliyor. Sanki mesele yeterince cesur olup olmamakmış gibi. Oysa zamanla anlıyor

 
 
 
YOL TANIK İSTEMEDEN YÜRÜNEBİLİR Mİ?

Yol, bugün en sık yanlış anlaşılan kavramlardan biri. Çoğu zaman ilerleme, hedefe varma, kendini aşma ya da potansiyelin “en iyi haline” ulaşma fikriyle özdeşleştiriliyor. Bu yaklaşım, modern öznenin

 
 
 

Yorumlar


bottom of page