İNSAN OLMANIN ARZUSU BİREY OLMANIN VE BEN OLABİLMENİN YOLU
- Bilal Elhansu
- 5 gün önce
- 3 dakikada okunur
Birkaç insan, sizi bulunduğunuz sıcak, nemli ve etten kabuğun kaygısını azaltmaya çalışarak pek çok acıya, umuda ve sona sahne olmuş koridorlardan hayatın ve ölümün savaştığı bir odaya doğru götürüyor. Sayısını bilmediğiniz doktorlar ve hemşirelerle dolu bir yer. Biraz soğuk ve karamsar bir oda alabildiğinden hallice bir ışık alıyor. Sonra kapı açılıyor ve mücadele… Hayatta var olabilmenin ilk kavgası olan doğum başlıyor. Masada acılar içinde korku ve heyecanla bir kadın bağırıyor. Bütün gücüyle ıkınırken ona yardımcı olan doktorlar sizi o sıcak, nemli ve etten kabuktan çıkarmaya çalışıyor. Bu sırada eğer şanslıysanız sizi dışarıda bayılmak ve bayılmamak arasında kalan bir adam bekliyor. Şefkat, acı, kabul, haz, sevgi, ızdırap, şiddet, öfke, utanç ve arzularla dolu adı dünya denen gerçekliğe… Evet, bütün mücadeleyi sonunda kazanıyorsunuz ve yapış yapış nemli ve biraz kanlı bir şekilde soğuk ve yüzünüze algılayamadığınız parlaklıkta vuran aşıklar arasında, “neden çıktım ki o sıcak ve güvende hissettiğim kabuktan?” diye sorguluyorsunuz. Sonra sizi tüm o mücadele ve zorluğun ortasından yorgun argın çıkan bir kucak alıyor. Biraz daha rahattasınız. Her şey yeni başlıyor…
‘‘İnsan Olmanın yolu, birey olmanın ve ben olabilmenin arzusu başlıyor.’’
Sizden önce bir araya gelen ve bir insanın ömrü boyunca hep keşkeleri arasında olabilecek asla değiştiremeyeceği o iki insanın dinamiklerinin arasında her şeyi öğrenmeye başlıyorsunuz. Görme mesafenizden duyma kapasitenize bütün duyularınız ve etrafınızda olup biten her şeyi algılama yetiniz hızla gelişiyor. Günü geldiğinde o değiştirmek isteyeceğiniz ama gücünüzün yetmeyeceği sizi besleyip büyütecek olan; şefkat, acı, kabul, haz, sevgi, ızdırap, şiddet, öfke, utanç ve arzularla tanıştıracak o yerde hayatınızın bütününü etkileyecek 60 aydan sonra insan olmanın, birey olmanın kıvılcımı olan kişiliğiniz şekillenmeye başlıyor.
Biraz büyüdünüz, geliştiniz, dünyanın ve yaşamın nasıl bir yer olduğunu kavramaya başladınız. Bazen kıpır kıpır bazen dingin olduğunuz birçok duygu ve arzuyu bir arada yaşadığınız bir dönemden geçtiniz ve zihninizde birçok sorunun olduğu içinizde anlam veremediğiniz duygularla karakterinizin oturacağı dönemlere geldiniz. Sordunuz: Ben Kimim? Neyim? Ne olmak istiyorum? Bütün bu sahip olduklarım duygularım, düşüncelerim kimin? Benim mi? Ötekinin mi? Öteki de kim?...
Doğduğunuz o ilk nefes gibi, şimdi de bir başka nefes var size ait olana doğru atılan. Dünya, seni yapış yapış bağlayan o ilk dinamikleri, alışkanlıkları, dilin ve dokunuşun kurulumunu öylece bırakmıyor; onlar hala sizin teninizde, sesinizde, düşlerinizde birer iz. Fakat iz olmak, örgüt olmak değildir. Bir iz anımsatır; bir örgü sizi içinden akar hale getirir. Sizin yolunuz izlerden örülmüş bir harita değil, izleri okuyup onlardan kendi haritanı çizmektir.
Kendinizi sahiplenmek, hakikate bir suçlama yapmamakla başlar. Dinamikleri suçlamak kolaydır; suçlama ateşle oynamaktır. Kısa süreli bir rahatlama verir ama geride yakılmış bağlar, daha fazla suçluluk ve daima dışarıya bakma eğilimi bırakır. Onları suçlamadan bakmak ise apayrı bir cesaret ister: Ne öfke, ne soğuk kopuş; bilimsel bir merakla, nazik bir dikkatle.
Anlat şu hallerini: senin öfken nerede doğdu? Utancın hangi söylemden beslendi? Şefkat, kabuğun içinde mi yoksa kabuğun dışından mı geliyor? Bu soruları, parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin vermeden, yargısızca sor çünkü sorular, bağları çözen ilk sabun köpükleridir.
Sonra sorumluluk gelir. Bu soğuk ama gerçektir. Sorumluluk, bir cezalandırma değil kendi yaşamına el koyma eylemidir. Bu, “bunlar benim” demek değildir sadece; “bunların benim üzerimdeki etkilerini tanıyorum ve onlarla ne yapacağıma ben karar vereceğim” demektir. Duygu ve düşünce yapılarının nötrleşmesi, onları öldürmek değil; onların yazılı olduğu tuvali görünür kılmak, ışık tutmak, resim üzerinde artık bilinçli fırça darbeleri atabilmektir. Füzyondan kurtulmak, o dinamiklere yabancılaşmak değil; onlarla arana mesafe koyup onların otomatik yönlendirmelerini fark edip durdurabilmendir.
Tüm bunların arasında sizi boğan sahte benlikten kurtulmak, bir anda olan mucize değil bir deneyimdir. Önce küçük pratikler: Bir duygu yükseldiğinde ona adını ver “bu öfke”, “bu utanç”, “bu koruma”. Sonra üç derin nefes al ve nefesini aldığını fark et. Düşünce geldiğinde durup not et “bu düşünce bana mı ait yoksa bir başkasının sesi mi?” Bu üç adım size basit görünür ama zincirlerinizi kırar. Kendini besleyen dinamiklere karşı öfke duymadan, onları birer araç olarak görmeye başlamak, onların niyetini değil işlevini okumaktır. Onları yok saymadan, onlardan beslenmeyi kesmeden ama artık onlara teslim olmadan.
Ve özgürlük? Özgürlük, öfkeden arınmış bir kopuştur fakat sert bir kopuş değil, yumuşak bir ayrışma. Özgürlük, “onlardan tamamen ayrılmalıyım” diye bağırmaz; “onlarla artık ben aynı şey değilim” der. Bu, size bakan ve sizi hatırlayan bir nezakettir. Özgürlük kendini bilmekle doğar; kendine verilen isimlerle, size biçilen rollerle değil, sizin seçtiğiniz eylemlerle sabitlenir. Özgür olmak hem o dinamikleri içinde taşıyabilmektir hem de onlara hükmetmemektir.
Birey olmak yalnızlık değildir; sorumluluk almak, sevgisiz olmak değildir. Aksine, kendi benliğinize sahip çıktığınız her adımda çevrenize daha fazla şefkat sunabilirsiniz; çünkü artık beklentileriniz değil, seçiminiz kişiseldir. Sizin yolunuz, öfkeyle yırtılan değil, bilgelikle örülen bir ayrılık olsun. ‘‘Sorumluluğu omuzla, suçlamayı bırak; özgürlüğe giden kapı yıkım değil, yumuşak bir aydınlanmadır.’’ Ve o aydınlanmada yeniden doğduğunuz güne yakın bir parlaklık vardır ama bu sefer siz, kimin kucağında büyüdüğünüzü değil, kiminle yürümeyi seçtiğinizi bilirsin.

Yorumlar