top of page

HÂLÂ BURADAYIM

Yola dair bir şeyler yazmaya oturdum. Ama sanırım önce şunu itiraf etmeliyim: Nereye varacağımı pek de bilmiyorum.


Biraz kasıtlı bir bilmeme diyebilirim.


Yol deyince zihnimin tüm kontrol etme çabasına rağmen bir bilinmezlik canlanıyor zihnimde. 

Varmak.


Varamamak.


Ulaşmak.


Lisede bir felsefe öğretmenim bir gün şöyle demişti:
“Felsefe yolda olmaktır.”


Kulağıma hoş gelmişti. Ama sanırım bugün onu çok daha derinden bir yerden duyuyorum.


Ancak şimdi bu kadar derinden duyabilmem, zihnimin hep bir yere varma arzusuyla çalışıyor olmasından kaynaklanıyor.


Çünkü zihin böyle çalışır. Bir fikri tamamlamak ister. Bir sonuca ulaşmak ister. Sanki düşünmenin ya da varlığın amacı buymuş gibi.


Kanıt ister. Sırtını bir yere dayamak ister. Sağlam olsun. Eksiksiz olsun.


Ama hayat böyle işlemiyor gibi.


Biraz eksik gedik


Tamamlanmamış.


Bu sayede eylem halinde kalabiliyoruz oysa.


Eksik olduğu için. Tamamlanmadığı için.


Düşünsenize… Eğer gerçekten tamamlanmış bir şey olsaydık hareket etmemize gerek kalmazdı. Çünkü bir şey tamam olduğunda artık değişmez, ilerlemez, kımıldamaz, esnemez…


Buradan da şuna varıyorum: Tamamlanmak ölmektir.


Ve o zaman yolda olmakla varmak arasındaki fark da başka türlü görünmeye başlıyor.


Her an bir hareket.


Her an bir şeyin yeniden başlayabilmesi.


Her an sıfır noktasında olma ihtimali.


Henüz bir yere varmamış olmak.


Hiç varmayacak olmak.


Ama bir yandan da garip bir şekilde zihnim sürekli varışla meşgul.


Sanki bir gün bir yere ulaşacağım.


Ve o zaman bir şey olacak.


Sanki içimde eksik duran bir şey tamamlanacak.


Fakat o yerin neresi olduğunu bilmiyorum.


Daha doğrusu… Zihnim bazen bir görüntü üretiyor.


İleride bir yerde daha tamam bir ben varmış gibi.


Daha doğru.


Daha yeterli.


Daha az hata yapan biri.


Daha çok sevilen biri.


Bütün o varış fantezisinin altında çok eski bir korku yatıyor.


Eksik görünme, kusurlu görünme, sevilmeme korkusu.


Tam şu anda bunları yazarken kendi sesimi biraz duyabiliyorum gibi.


Bu sesin altında yatan o acizlik tınısına biraz yaklaşıyorum.


Siz de duyabiliyor musunuz bilmiyorum.


Belki de bütün o “bir gün varacağım” hikâyesi bu sesi biraz susturmak içindi.


Bir gün tamam olacağım.


Bir gün yeterli olacağım.


Bir gün…


Ama o güne kadar beklemem gerekiyor.


Ve bu bekleyişin kendisi baştan aşağı ısdırap yaratıyor. Çünkü o ana kadar asla tam olarak burada olmayacağım.


Dikkatim hep varışta.


Şimdi ve burada olmakla ilgili bir çağrı vardır ya…


“Şimdi ve burada ol.”

“Varılacak bir yer yok.”

“Gidilecek bir yer yok.”


Kulağa çok sade ve hoş geliyor.


Ama içime baktığımda bunun o kadar da kolay bir çağrı olmadığını görüyorum.


Çünkü zihnim sürekli gitmekle meşgul.


Biraz sonra.


Bir sonraki adımda.


Bir sonraki düşüncede.


Sanki gidilecek bir yer var.


Ama ya yoksa? Gerçekten varılacak bir yer yoksa?


Bu fikir sizi korkuttu mu bilmiyorum.


Bizi sürekli ileri çağıran o hikayenin kaybolma ihtimalinden ölümüne korkuyor olabilir miyiz?


Bunun adı yaşama korkusu olabilir mi?


Yaşamaktan ölesiye korkmak…


Hata yaparsam ne olur?


Yanılırsam?


Eksik olduğum görülürse?


Bunları düşünürken aklıma hayatımda verdiğim bazı kararlar geliyor.


Bir tanesi özellikle.


Benim için hayati sayılabilecek bir konuda, o zamana kadar izlediğim çizgiden çıktığım bir an.


Belki buna yanlış bir karar diyebiliriz.


En azından o zamanki ölçülerime göre öyle görünüyordu.


Her şeyin yolunda gitmesi için alınacak bir karar değildi.


Tam tersine yolun dışına çıkmak gibi bir şeydi.


Ve bir yanıyla gerçekten dehşet vericiydi.


Çünkü o ana kadar zihnimde şöyle bir düzen vardı:


Doğru kararlar alırsam her şey yolunda gider.


Yanlış yaparsam her şey dağılır.


O gün bu düzen biraz çatladı.


Kararı aldıktan sonra gelen ilk duygu suçluluğa çok yakındı.


Sanki bir hata yapmışım gibi.


Kendimi cezalandırma isteği de vardı içimde.


Ama sonra ilginç bir şey oldu.


Belki birkaç dakika sonra.


Belki biraz daha uzun bir süre sonra.


Tam hatırlamıyorum.


O suçluluk dalgası biraz geri çekildi.


Ve o anda çok silik biraz da yabancı bir şey hissettim.


Sanki ilk kez kendimi görür gibiydim


Büyük bir aydınlanma anı değildi bu.


Öyle parlak, gösterişli, herkesin alkışlayacağı bir şey değil.


Daha çok şöyle bir şeydi:


Uzun zamandır temassız duran bir kablonun yerine oturması gibi.


Ve o yüzden ekrana bir görüntü gelmesi; silik, belli belirsiz ama gerçek bir görüntü.


Ya da daha önce sesi kapalı olan bir cihazın bir anda ses vermeye başlaması gibi.


Bir varlık hissi diyebilirim buna.


O anda şunu fark ettim:


Hata da yapmış olabilirim.


Ama hâlâ buradayım.


Ve o anda kendime gelmek dediğimiz şeye biraz yaklaştım.


Kendime gelmek dedim farkındaysanız.


Bir yere gitmek değil.


Bir yere varmak hiç değil.


Tam tersine sanki gittiğim yerden geri çağırıyorum kendimi.


Zihnin kurduğu o uzak noktalardan.


O hayali varışlardan.


Bazen içimden şöyle diyorum:


Bir dakika.


Nereye gidiyorsun?


Gel biraz.


Biraz yaklaş.


Belki de yol dediğimiz şey tam olarak budur.


İleri doğru uzanan bir çizgi değil.


Kendimizden uzaklaşmalar ve sonra tekrar kendimize dönmeler arasında gidip gelen bir hareket.


Bir tür hatırlama gibi.


Varmaktan ya da ulaşmaktan çok gelmeye benzeyen bir şey. 


Eksik olana, mükemmele değil.


Son Yazılar

Hepsini Gör
YÜRÜMEK

Zihninin o karmaşıklığında bir yol hayal etmeni istiyorum senden. Bu öyle bir yol ki; bir sonu olduğu vaat edilmiş ama ucu belirsizliklerle, görünmez duvarlarla mühürlenmiş. Bu yol sadece adı üzerinde

 
 
 
KALMAK VE BAŞLAMAK ARASINDA

İnsan neden bildiği yolda kalmayı, bilmediği yola tercih eder? Bu soruyu kendime her sorduğumda ilk anda aklıma cesaret geliyor. Sanki mesele yeterince cesur olup olmamakmış gibi. Oysa zamanla anlıyor

 
 
 
YOL TANIK İSTEMEDEN YÜRÜNEBİLİR Mİ?

Yol, bugün en sık yanlış anlaşılan kavramlardan biri. Çoğu zaman ilerleme, hedefe varma, kendini aşma ya da potansiyelin “en iyi haline” ulaşma fikriyle özdeşleştiriliyor. Bu yaklaşım, modern öznenin

 
 
 

Yorumlar


bottom of page