ADIMLARIN YANKISI
- Seray Aytekin
- 5 gün önce
- 3 dakikada okunur
Bir çağrı bazen insanın hayatına sessizce yerleşir. Ne zaman başladığını bilmezsin, yalnızca hep orada olduğunu fark edersin. Ben yıllarca içimde taşıdığım o hareket hissinin adını koyamadım. Bildiğim tek şey, bir gün mutlaka yola çıkacağımdı.
Bu bir kaçış isteği değildi. Daha çok, henüz tanımadığım bir yere ait olma duygusuydu. Sanki bedenim benden önce karar vermişti; ayaklarımın yönünü aklımdan önce bildiği bir yol vardı.
Yürümeye başladığımda bunu anladım. Yol dışarıda uzamıyordu yalnızca; içimde de açılıyordu. Her adımda biraz daha yavaşladım, biraz daha duymaya başladım. Önce nefesimi, sonra bedenimi, ardından zihnimin gürültüsünün altındaki o sakin sesi.
Zamanla en yakın yol arkadaşlarım ben ve birkaç ağaç oldu. Sonra kuşlar eklendi, rüzgâr eklendi, sessizlik eklendi. Ve fark ettim ki insan bazen bir yere gitmek için değil, kendine geri dönebilmek için yürür.
Zihnimde yankılanan, bana ait olmayan seslerin yarattığı anksiyete zamanla azaldı. Dinginleştim. Bedenimde beliren her ağrının bastırdığım bir duygunun dili olduğunu fark ettim. İlk kez bedenimin bana karşı değil, benimle birlikte çalıştığını hissettim. Artık duyduğum sesler yalnızca içimdeki rehber ve doğanın kendi şarkısıydı. O günlerde şunu sezdim: İnsan bazen ne yapması gerektiğini bilir; yalnızca bunu duyabilecek kadar yavaşlaması gerekir. Bu yavaşlama kendi tekamülüme bir davetti ve bazı basamaklardan oluşuyordu. Ben de bu basamakları birer birer tırmanmaya niyet ettim.
Zamanla içimdeki çocuğa eriştim, belki ilk kez ona “burada” olduğumu söyleyebildim. Ve o anda etrafımda canlanan bütün bir yaşamı gözlemlemeye başladım. Parçası olduğuma inandığım doğayı ve kendi doğamı sevdim. Artık yol bana gelmeyecekti; ben zaten yolun içindeydim. Bütün bir yaşam benim öğrenme sürecimdi, yolumdu.
Kendimi anlamaya başladıkça şunu fark ettim: İyileşme yalnızca bireysel bir süreç değildi. İnsan ancak başkalarıyla birlikte iyileşebiliyordu. Bu düşünce beni dayanışmaya doğru çekti. İçimdeki yol artık yalnızca içsel değildi; sanki beni belirli bir yere çağırıyordu.
Bana seslenen bir yer vardı. Tüm topraklar gibi canlı bir mirasın köprüsü… Ama görevi diğerlerinden farklıydı: hayata yeniden başlamak. Umutla…
Milleyha.
Hatay’ın Samandağ ilçesinde bulunan bu bölge, insana başka bir hayatın mümkün olduğunu fısıldıyordu. Bunu anlamak için belki yola çıkmaya gerek yoktu ama insan yaşamını keşif arzusuyla taçlandırmak istiyordu. İyi ki de öyleydi.
Kalktım, gittim. Pek param yoktu. Ne olacağını da bilmiyordum. Ama yol buydu; bir çözüm mutlaka bulunurdu. Depremden sonra gidemediğim o büyülü şehre doğru yola çıktım. Buluşma saati geçmişti ve ben hâlâ Samandağ merkezindeydim. Hava fırtınalıydı. Bindiğim minibüsün kalkmasına neredeyse bir saat vardı. Beklerken yanımdan bir ses duydum:
“Milleyha için mi buradasınız?”
Evet, dedim.
O an ilk karşılaşmamı yaşadım. Seda abla, on iki yaşındaki oğlu Sarp’la birlikte Afyon’dan yalnızca Milleyha’yı görmek için gelmişti. Çağrımı dinlediğim için içimde başından beri taşıdığım sevinç yeniden yükseldi. Ağzım kulaklarımdaydı.
Burası doğru yerdi.
Milleyha Doğa Gözlem Merkezi’nin açılışına gözlemci olarak katıldım. Doğayla kurduğum ilişki beni her zaman iyileştirmişti; yaşamın devam etme isteğini içimde yeniden güçlendiriyordu. Bu kez ben de onun için elimden geleni yapmaya hazırdım.
6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde ağır sarsılan bu yere bahar gelmişti. Birçok insan aynı amaçla oradaydı: tanık olmak, korumak ve yeniden öğrenmek.
Bireysel iyileşme burada kolektif iyileşmeye dönüşüyordu.
Milleyha yalnızca bir doğa alanı değildi. Depremden sonra molozların döküldüğü, Asi Nehri’nin taşıdığı atıkların denize ulaştığı kırılgan bir eşikti aynı zamanda. Buna rağmen göçmen kuşlar her yıl buraya gelmeye devam ediyordu.
Orada geçirdiğim günler zamanın alıştığım akışından farklıydı.
Gözlem yürüyüşlerinde kuşların rotalarını izledik, çocuklarla
doğayı yeniden keşfettiğimiz atölyelerde buluştuk.
Çözüm önerileri üzerine uzun sohbetler ettik, fırtınanın arttığı
saatlerde müziğin sıcaklığıyla; Kuş Kolektifi ve Rihen topluluğunun
sesleriyle ısındık.
Titus Tüneli boyunca yürüdük. Farklı günlerde
bitkileri, güveleri,
kaplumbağaları ve kuşları tanımayı öğrendik.
Kendimizi tanıttığımız, bölgeyle yavaşça hemhâl olduğumuz günlerdi bunlar. Defne ve kekik kokularının arasında tattığım yemekler, bana göre ülkenin en güzel mutfağının yalnızca bir lezzet değil, bir yaşam biçimi olduğunu hissettirdi. Yağmurunu, suyunu ve güneşini ayrı ayrı sevdim.
Üç gün yetmedi. Doyamadığım için kendime bir gün daha verdim.
Oradan döndüğümden beri içimde yeniden gitme isteği var. Dolu bir gülümseme, hafif bir burukluk ve umutla karışık bir özlem taşıyorum. Çünkü bazen insan bir yere gitmez; bir yer insanın içine yerleşir.
Milleyha benim için yalnızca bir coğrafya olmadı. Birlikte iyileşmenin, doğayı dinlemenin ve yeniden başlamanın mümkün olduğuna dair somut bir hatırlatmaya dönüştü.
Şimdi biliyorum: Yol, varılacak bir yer değil; insanın fark ettikçe genişleyen hâlidir.
Ve belki de bu yüzden, hâlâ yürümeye devam ediyorum.
Ben Seray. Yolda tanıştığımıza memnun oldum.

Yorumlar