top of page

Vapurdaki düş

Burgaz’dan Maltepe’ye giden bir vapurun içindeyim.  

Sanıyorum ki bu şehirde olmayı en çok sevdiğim yerdeyim. 


Bir zamanlar sık sık düşündüğüm bir cümle vardı:  

“İstanbul yalnızca vapurdayken güzel.” 


Şimdi biraz arttırmak istiyorum:  

“İstanbul gün batımında vapurdayken oldukça güzel.” 


Belki biraz daha…  

“İstanbul gün batımında, hafif serin bir havanın yüzüne deniz kokusunu çarptığı o anda enfes bir şekilde güzel.” 


Tam bu anda gün batımının en net haliyle tadını çıkarmakta olan bir avuç insanız teknenin en arkasında. Motorun da etkisiyle deniz köpük köpük ve büyüklü küçüklü dalgalar. Ötekilerin sesleri rüzgâra karışıyor ve dalgaların arasında akmaya başlıyor düşüncelerim.  


Bu şehirde yaşamaya devam etmek istiyor muyum? Yani diyorum ki biraz insanlardan uzak olsam, ağaçların arasında bir yerde olsa evim ya da sahiden Burgaz’da yaşasam… Evet evet, sakin sakin Burgaz’da yaşasam. Yazları erken saatlerde kano yapsam, biraz denize dalsam, sonra kendimi hafif bir titreme ile güneşin sıcaklığına bıraksam.  


Hayal bu ya, kuruyorum… 


Müstakil bir evim, çiçek dolu bir bahçem olsa sadece adada değil Kuzguncuk’ta da yaşanırdı aslında… Teklif etmişler de reddediyor gibiyim. Biraz da reddediyorum canım. Her hafta sonu bu kalabalık çekilir mi? Fakat bir taraftan da canlılık epeyce çekiyor beni. Boğazdaki vapurların sesleriyle güne başlasam çok mu kötü olurdu, sanmam. Sahiden ya, Yahya Kemal, Orhan Veli bugünkü İstanbul’da yaşıyor olsalardı o aşk dolu şiirleri yazarlar mıydı? 


Aşk… İstanbul’da aşk… İstanbul biraz da ayrılık sanki. İki yakası bir araya gelmeyen bedbaht bir şehir de bir taraftan. Koca bir yarık var şehrin ortasında. Uçların şehri ya zaten biraz, biraz da her şeyin bir arada olduğu bir şehir burası. Bölme var desen var, dersin yok ya bütünleşmiş desen bütünleşmiş de dersin. Biraz kafası karışık bir şehir burası. Kilisesi, camisi, gettosu, yalısının balkonunda beş çayı yapanı… Bir tarafta Eminönü hemen karşısı Karaköy.

İki ayrı dünya…  


Ve işte köprüler… 

Sadece taş ve çelik değil, bu iki ayrı dünyanın arasında nefes alan, görünmez bir bağ. İnsanların geçmişleriyle şimdiyi, sevdikleriyle kaybettiklerini, kendileriyle başkalarını sessizce birbirine dokunduran köprüler. 

Her adım bir yön değiştirmek, bir başka hayatı hissetmek; her geçiş, ayrılığı bir araya getirmek, bedbahtlıkla güzelliği yan yana koymak gibi. 

Köprülerden bakınca insanlar vapurlara, vapurlardan bakınca şehir insanlara dokunuyor; tek bir hareket, tek bir bakış bir bağ yaratıyor ve İstanbul, tam ortasındaki yarıkla bile, bunu mümkün kılıyor. 

İki ayrı dünya, bir araya gelmeye çalışan hayatlar… Ve köprüler, sanki şehrin kendi nefesi gibi,

insanın kendi içindeki ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerin ritmi gibi akıyor, akıyor…  


Kulaklığımı arıyorum çantamda bir taraftan mırıldanıyorum  

“Senin için yazılmış her şiir  

Bu bedenin olsa keşke 

Bak, bir ömrü vereceğim işte bu şehir benim  

Bir demir atmış ki gönlüm  

Yosun tutmuş limanda, kalmış toprağında servetim var Anılarım, çocukluğum ve geleceğim  

Bağlamış elimi kolumu, ne kadar uzağa gitsem de kopamadım”




Son Yazılar

Hepsini Gör
Duvara Karşı: Kaçıştan Özgürlüğe

İstanbul her zaman kucaklamıyor, bazen sert bir yüzleşme. Cahit ve Sibel de bu yüzleşmeden paylarını alıyorlar. Sibel ve Cahit; Almanya'da göçmen hayatı yaşayan, umutsuz, intihara kalkışan, yolunu kay

 
 
 
Benim Adım İstanbul

İstanbul’un yedi tepesi, yedi büyük günahı ve kavuşmayı bekleyen iki yakanın hikâyesini anlatır.  Hikâyem, insanlığın tarihinden çok daha eskidir; Boğaz’ın tuzlu rüzgârı Asya’m’dan bana her çağda aynı

 
 
 
İstanbul'da Bir Anı Turu

İstanbul'u anlatırken tarihi derinliğinden, kozmopolit ruhundan ya da kendine has güzelliğinden bahsedilebilir. İnternette tonla seyahat rehberi; nereye hangi sırayla gidilmeli, neyi yemeden dönülmeme

 
 
 

Yorumlar


bottom of page