Latif Karagöz ile İstanbul Söyleşisi
- Nurcan Gürbüz
- 7 Oca
- 6 dakikada okunur
Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
Latif Karagöz. Medeniyet Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyesiyim. Sosyal psikoloji alanında çalışıyorum. Sosyal psikolojinin içinde özellikle ahlak psikolojisi, kültürel psikoloji ve son birkaç yıldır da çevre psikolojisi; yani insan–mekân–eşya ilişkileri üzerine yoğunlaşıyorum. Bu çalışmaları doktora tezimden itibaren bilim felsefesiyle ilişkilendirmeye gayret ediyorum.
2007’den beri İstanbul’dayım. Yaklaşık 17–18 yıl önce öğrenciyken İstanbul’a geldim. Lisans eğitimimi İstanbul Üniversitesi’nde, Tarihi Yarımada’da aldım ve orada ikamet ettim. Bu süreçte Tarihi Yarımada’yı oldukça gezme ve tanıma imkânım oldu. Dolayısıyla İstanbul’un dönüşüm hikâyesinin belli bir kısmına hem bireysel hem akademik olarak tanıklık etmiş oldum. Bugün de üniversitede akademik hayatıma devam ediyorum.
İstanbul’un tarihsel katmanları bireyin kentli bilinç ve aidiyet deneyimini nasıl şekillendiriyor? Tarihsel katmanlar, şehre kattığını bireye de katabiliyor mu?
Hepsi hakkında uzunca konuşulacak sorular fakat kısaca tarihsel katmanlar kente derinlik katıyor ama bu derinliği bireye aynı ölçüde katamıyor. İstanbul’a baktığımızda altta Roma, onun üzerinde Bizans, ardından Osmanlı, Tanzimat, Cumhuriyet ve özellikle 1950’lerden sonra yoğun göçle oluşmuş yeni bir katman görüyoruz. Tarihi Yarımada bu katmanların neredeyse tamamını barındırıyor.
Ancak 1950’lerden sonra ortaya çıkan ve bugün hâlâ etkilerini yaşadığımız bu son katman, kentin ciddi biçimde tahrip edilmesine yol açtı. “Taşı toprağı altın” söylemiyle adeta yağmalanmış, tarumar edilmiş bir İstanbul’dan söz ediyoruz. Bu ifade bana ait değil; bu alanda çalışan pek çok akademisyenin tespitlerinden hareketle söylüyorum.
Bu tarihsel katmanlılık kente fiziksel olarak çok boyutluluk, kültürel olarak çok kimliklilik kazandırıyor. Özellikle Osmanlı ile birlikte şekillenen bir İslam şehri var karşımızda. Ancak sonraki katmanlarla birlikte bu zenginlik, şehrin fiziki mekânlarını büyük ölçüde nostaljik bir atmosfere büründürdü.
Kanaatimce İstanbul bugün bireyin kimliğine güçlü bir aidiyet kazandıran bir şehir olmaktan ziyade, daha çok bir nostalji nesnesine dönüşmüş durumda. Aidiyetten kastım şu: “Bu şehir bizim bir parçamız, bu şehre sahip çıkmalıyız, şehirli olmanın gerektirdiği sorumlulukla bu mekânı yeniden üretmeliyiz” duygusu. İstanbul bu anlamda bireye güçlü bir katkı sunmuyor; daha çok geçmişi yad ettiğimiz bir şehir haline geliyor.
Bu durumu biraz açabilir misiniz?
Mesela Tarihi Yarımada’ya gidiyoruz, geziyoruz. Tarihi Yarımada’yı geniş anlamda düşünebiliriz: Beyoğlu’ndan Sultanahmet’e, oradan Koca Mustafa Paşa’ya, Eyüp’e kadar uzanan çok geniş bir alan. Bu bölgelerde farklı kimliklerin kendini bulabileceği pek çok mekân var. Ancak bu mekânlar, bizim aktif olarak içinde yaşadığımız, hafızayı birlikte yeniden ürettiğimiz alanlar olmaktan ziyade, nostaljiyi yad ettiğimiz mekânlara dönüşmüş durumda.
Dolayısıyla İstanbul büyük oranda bir “nostalji şehri” haline geldi. Elbette istisnai örnekler vardı. Mesela Cağaloğlu, uzun yıllar kitapçılarıyla, yayınevleriyle, kültür-sanat faaliyetleriyle önemli bir kültür muhiti oluşturuyordu. Ancak son yıllarda oradaki kitapçılar da çekilmek zorunda kaldı; bölge hızla otelleşti. Belediyelerin zaman zaman bu alanları canlandırma çabaları oluyor ama bu girişimler de çoğu zaman doğal bir süreklilikten ziyade “müzeleşmiş” bir dokuya dönüşüyor. “Bakın, eskiden burada kültür varmış” hissi uyandırıyor.
Bu çok katmanlılık bireye esasen bir nostalji sunuyor. Hafızanın süreklilikle yeniden üretildiği, yaşayan bir mekândan ziyade; bazen hayranlıkla, bazen esefle andığımız bir geçmiş olarak karşımıza çıkıyor.
Farklı toplumsal grupların bir arada yaşaması, mekânsal ayrışma ya da entegrasyon açısından ne tür psikolojik etkiler yaratıyor? Bu dinamiklerin öne çıktığı belirli mekânlar var mı?
Bu mesele göç psikolojisinin klasik tartışma alanlarından biridir ve mekânda somutlaşır. En temel psikolojik etki güven duygusudur. Entegrasyon varsa güven ve aidiyet oluşur; entegrasyon yoksa mekânsal ayrışma ve yoğunlaşma ortaya çıkar.
Mekânsal yoğunlaşma, özellikle göçün ilk dönemlerinde koruyucu bir işlev görür. İnsanlar zincirleme göçle gelir; önce aile büyükleri, ardından diğer fertler yerleşir. Zamanla Ümraniye’de bir mahallenin Giresunlularla, bir başka mahallenin Diyarbakırlılarla anılması gibi durumlar ortaya çıkar. Bu öbeklenme ilk aşamada koruyucudur.
Ancak bu süreç entegrasyona dönüşmezse sorun başlar. Entegrasyon dediğimiz şey, yeni gelenlerle eski sakinlerin birbirini yok etmeden, karşılıklı tavizlerle “katışmasıdır”. Özellikle “katışmak” ifadesini kullanıyorum; çayın şekere karışması gibi. Ne eski Suriyeli tamamen aynı kalır, ne eski Ordulu, ne de eski İstanbullu. Yeni bir kentli kimlik ortaya çıkar. İdeal olan budur. Bu süreç güven ve aidiyet üretir. Biz buna “mekânı kendileme” diyoruz. İnsanlar fiilen sahip olmasalar bile “burası benim mahallem” diyebilir. İstanbul’da bunu başaran semtler var. Koca Mustafa Paşa bunun en iyi örneklerinden biridir. Çok göç almasına rağmen güçlü bir semt kimliği ve aidiyet üretir. Buna karşılık Esenler, Sultanbeyli gibi yerlerde bu hissi kurmak çok daha zordur.
Entegrasyonu olumlu bir kavram olarak ele alıyorsunuz. Bunun alternatifleri neler?
Literatürde dört temel model vardır: Entegrasyon (ideal olan), asimilasyon, ayrışma ve marjinalleşme.
Asimilasyon, kişinin tamamen geldiği toplumu bırakıp yeni topluma zorla uyum sağlamasıdır. Almanya ve Fransa örneklerinde bunu gördük; uzun vadede başarılı olmadı. Ayrışma, kişinin ne geldiği topluma ne de yeni topluma ait hissetmesidir. Marjinalleşme ise her iki tarafa da ait olamama durumudur ve genellikle kriminalleşme riski taşır.
Bu nedenle entegrasyon, yani karşılıklı uyum en sağlıklı modeldir.
Mekân–zihin ilişkisi açısından İstanbul’un fiziksel mekânları bireylerin psikolojisi ve toplumsal ilişkileri için ne ifade ediyor?
Zihin dediğimiz şey; duygularımızı, hafızayı, problem çözme becerilerimizi kapsayan geniş bir süreçtir. Çevre psikolojisinde temel bir ilke vardır: Her fiziksel mekân aynı zamanda sosyal bir mekândır. İstanbul’un fiziksel mekânları, nostaljik de olsa hafızayı canlı tutar. “Nerede o eski İstanbul?” diyebilmek bile hafızanın bir parçasıdır. Bu nostalji duygusal olarak kısa süreli bir regülasyon sağlar. Hafta sonu sur içinde dolaşmak, Vefa’da bir boza içmek gibi küçük pratikler mutluluk hissi yaratır.
Ancak zihnin diğer boyutlarına baktığımızda İstanbul oldukça yorucu bir şehir. Yapı stoğu kötü, trafik yoğun, kalabalık fazla ve deprem riski yüksek. Bu durum korku, stres ve güvensizlik üretiyor. Günlük yaşamda “bu şehir benim, ben buraya aidim” demeyi zorlaştırıyor. Dolayısıyla tek bir İstanbul yok; birden fazla İstanbul var.
Göçmenlerin oluşturduğu mikro mekânlar — semt kahvehaneleri, pazarlar, dernekler, ibadethaneler — sizce bir tür “karşı hafıza” üretimi midir? Öncelikle karşı hafızadan ne anlamalıyız?
“Karşı hafıza” kavramı literatürde tam olarak tek bir terminolojik karşılığa sahip değil; ancak genel olarak mevcut, baskın ve ana akım hafızanın dışında, ona itiraz eden, alternatif ya da protest bir hafıza üretimini ifade etmek için kullanılıyor. Daha politik, daha muhalif ve mevcut kimlik anlatısına mesafeli bir hatırlama biçimi diyebiliriz. Bu çerçevede baktığımızda, göçmenlerin oluşturduğu mikro mekânların tamamı karşı hafıza üretmek zorunda değil. Çoğu zaman bunları informel örgütlenme biçimleri olarak tanımlamak daha doğru olur. Kahvehaneler, hem şehri dernekleri, köy ve il dernekleri bu tür yapılardır. İstanbul’da özellikle Esenler gibi ilçelerde sıkça gördüğümüz “X ili, Y ilçesi, Z köyü yardımlaşma derneği” örnekleri bunun tipik göstergesidir. Bu mekânlarda insanlar bir araya gelir, çay içilir, sohbet edilir, düğün yapılır, cenazede taziye olur. Yani burada üretilen şey karşı hafızadan ziyade, kimliği ve duygusal aidiyeti güçlendiren bir topluluk hafızasıdır.
Bu tür yapılar bugün hâlâ aktif mi?
Evet, hâlâ oldukça aktif olan pek çok dernek var. Hatta bu informel örgütlenme biçimleri zamanla kamusal destek de almaya başladı. Belediyelerin düzenlediği “memleket günleri” bunun iyi bir örneği. Yenikapı’da, Maltepe’de kurulan çadırlarda Giresunlular Günü, Ordulular Günü, Diyarbakırlılar Günü gibi etkinlikler yapılıyor.
Daha önce sadece informel düzeyde var olan bu buluşmalar, artık yerel yönetimlerin de desteğiyle gerçekleşiyor. İnsanların İstanbul’daki hemşehrileriyle bir araya gelmesi teşvik ediliyor. Bu durum bir karşı hafıza üretimi değil; mevcut toplumsal hafızanın içinde kimliği meşrulaştıran ve pekiştiren bir politika.
Burada “politik yatırım” dediğiniz şey tam olarak ne anlama geliyor?
Şunu kastediyorum: Özellikle seçim dönemlerine yaklaşıldığında, hemşehri derneklerine verilen destek aynı zamanda bir politik yatırım haline geliyor. İstanbul seçimleri sadece partiler arası bir yarış değildir; aynı zamanda hemşehrilik ağları üzerinden yürüyen bir rekabet alanıdır.
Örneğin Ekrem İmamoğlu’nun seçim sürecinde Karadenizli kimliğini çok etkili biçimde kullanması bunun somut bir örneğidir. Türkiye’de hemşehrilik söz konusu olduğunda, ideolojik aidiyetler çoğu zaman geri plana düşebiliyor. Bu nedenle hemşehri dernekleri üzerinden kurulan ilişkiler, siyasette ciddi karşılıklar üretebiliyor.
Bu özünde kötü bir şey değil; ancak şehirleşme politikaları sadece bu tür ağlar üzerinden yürütüldüğünde, uzun vadede çarpık kentleşmeyi besleyen bir yapıya dönüşebiliyor.
Peki gerçekten “karşı hafıza” üreten mekânlar var mı?
Evet, var. Özellikle alt kültür gruplarının ve radikal politik kimliklerin yoğunlaştığı mekânlar karşı hafıza üretimine daha yatkın. Örneğin bir dönem “Apaçi gençlik” olarak anılan grupların eğlence mekânları buna iyi bir örnektir. Esenler gibi ilçelerde bu tür mekânlar vardı; herkesin giremediği, belirli referanslarla erişilebilen alanlardı.
Benzer şekilde, Ümraniye’de eski adıyla 1 Mayıs Mahallesi — bugünkü Mustafa Kemal Mahallesi — geçmişte daha radikal sol politik hafızanın mekânsal olarak üretildiği bir alandı. Devlet bu tür alanlara zamanla müdahale etti; mahalle isimleri değiştirildi. Bu tür müdahaleler, karşı hafızayı tamamen yok etmese de onu kontrol edilebilir bir çerçeveye çekmeyi amaçlar. Tarlabaşı da gettolaşma üzerinden karşı hafıza üretmiş alanlardan biridir. Bu tür örneklerde mekân, sadece bir yaşam alanı değil; politik kimliğin taşıyıcısı haline gelir.
Bazı semtlerin hafızasının mekânla birlikte silinmesi ya da yeniden üretilmesi bireylerin psikolojik süreklilik duygusunu nasıl etkiliyor?
Kentsel dönüşüm, mekânsal hafızayı ciddi biçimde zedeliyor. Sokak isimlerinin, mahalle adlarının değiştirilmesi yüzlerce yıllık bir hafızayı bir gecede silebiliyor. Ancak bu durum insanların tamamını psikolojik olarak çökertmiyor.
İnsan hafızası oldukça esnek. Yeni mekânı, yeni koşulları meşrulaştırarak psikolojik sürekliliğini koruyabiliyor. “Eski evimiz yıkıldı ama daha güvenli bir yerdeyiz” gibi anlatılar bu uyumun bir parçası.
Sorun şu: Hafıza artık mekân üzerinden değil, hikâye anlatımı üzerinden aktarılıyor. “Buralar eskiden dutluktu” söylemi bunun basit bir örneği. Fiziksel mekân duruyor ama sosyalilişkiler, mahalle güveni, gündelik etkileşimler yok oluyor.
Bu nedenle geçmiş, yaşanan bir şey olmaktan çıkıp dinlenen bir nostaljiye dönüşüyor.
İstanbul’da çok kültürlülük hâlâ bir zenginlik mi, yoksa sosyolojik bir yük mü?
Bu tamamen mekâna bağlı. Zaten kozmopolit olan yerlerde — Taksim gibi — yeni gelenler çoğu zaman zenginlik olarak deneyimlenir. Çünkü o mekânın doğası buna uygundur.
Ancak Moda gibi daha homojen ve yerleşik kimliğe sahip alanlarda yeni gelenlerin talepleri eski sakinlerle çatışabiliyor. Bu noktada “Bu mekân kimin?” sorusu ortaya çıkıyor. Hukuki olarak herkesin; ama ilişkisel olarak bu soru ciddi bir krize dönüşebiliyor.
Buradaki temel sorun, taraflar arasında organik bir ilişkinin olmaması. Ne eski sakinler yeni gelenlerle temas kuruyor, ne de yeni gelenler mahalleli olma sorumluluğu hissediyor.
Bu kriz ancak karşılıklı nezaket, müzakere ve tavizle aşılabilir. Yerel yönetimlerin de bu uzlaşma zeminini desteklemesi gerekir.
Bu röportajı okuyanlara İstanbul’da nereye gitmelerini önerirsiniz?
Ben mekân ismi vermekten ziyade tematik geziler öneririm. Roma rotası, fetih rotası, 19. yüzyıl rotası, Babıâli rotası, edebiyat rotası, Mimar Sinan eserleri rotası gibi.
İstanbul’u bu şekilde gezdiğinizde şehir adeta ikinci bir üniversiteye dönüşür. Okuyarak ve düşünerek gezilen bir İstanbul, insanın şehirle kurduğu bağı tamamen değiştirir.

Yorumlar