top of page

KÜLTÜREL MİRAS AÇISINDAN TATAVLA KARNAVALI

Popüler ismiyle ‘Tatavla Karnavalı’nın İstanbul açısından önemini sağlıklı bir şekilde kavrayabilmek için öncelikle tarihçesine çok kısa olarak bakmakta yarar vardır. Mutlaka belirtmemiz gerekir ki Tatavla Karnavalı Hristiyanlıkla bağlantılı bir dinsel boyuta sahiptir. Hz. İsa’nın dirildiğine inanılan günün kutlaması olan ‘Paskalya’ öncesinde tutulan 40 günlük oruç sürecinin başlangıcında gerçekleşen bir karnavaldır bu. İstanbul’daki Rum Ortodoks cemaatin kültürel geleneğinde önemli bir yer tutmaktadır. Halk arasında Tatavla Karnavalı olarak bilinen bu etkinliğin ‘resmi’ ismi Rumcada ‘Baklahorani’ olarak tercüme edilebilir. Karnavalın kökenini İstanbul’un fethinin öncesine, yani Bizans dönemine dayandırabiliyoruz. Karnavaldaki çeşitli unsurları Hristiyanlık öncesi Pagan dönemle ilişkilendirenler de olmuştur. Dolayısıyla, yüzlerce hatta belki de binlerce yıllık bir gelenekten söz etmekteyiz.


Karnavalın temel mantığı, dünyadaki önemli karnavallardan ikisi olan Rio ve Venedik Karnavallarıyla ortaklıklar taşımaktadır: Dinsel açıdan ‘kendini tutma ve kendine hakim olmayı’ gerektiren uzun bir dönem öncesinde yapılan ve aşırı boyutlara bile ulaşabilen bir eğlence. Rum Ortodoks geleneğinde söz konusu kendini tutma ve kendine hakim olma dönemi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, 40 günlük özel oruç dönemidir. Bu oruç öncesinde, karnaval sırasında her türlü eğlence ve coşku bütün boyutlarıyla, hatta zaman zaman aşırılığa kaçarak yaşanmaktadır. Amaç, toplumsal bir ortaklığı, bütün ayrımları aşarak hep beraber ve coşkuyla yaşamaktır. Burada bir noktadan sonra kimin kim olduğunun da pek fazla önemi olmamaktadır. Karnavalda kullanımı bir hayli yaygın olan maske kullanımına bakarak da bu durumu rahatlıkla görebiliriz.


Tatavla Karnavalı ya da resmi adıyla Baklahorani, 1940’ların başlarına kadar, yaklaşık olarak her Ocak-Şubat döneminde İstanbul’da günlerce süren bir coşku şeklinde yaşanmıştır. Özellikle de gayrimüslim vatandaşların katıldıkları bu karnavalın yaşandığı yerler de esas olarak gayrimüslimlerin oturduğu semtler olmuştur: Beyoğlu, Şişli ve Tatavla (bugünkü Kurtuluş) civarı. Karnavalda eğlencelerin doruğa ulaştığı asıl merkez ise bugün ‘Kurtuluş Son Durak’ mevkii olarak bilinen geniş alandır. İstanbul’un çeşitli yerlerinden insanlar buraya akmakta ve meydanda toplanmaktadırlar. Müslüman halktan insanlar da bazen kendi kimliklerini saklayarak, bazen de saklamaya gerek görmeyerek bu eğlencelere katılırlar. Toplumsal norm ve kuralların zorlandığı ve zaman zaman da açıkça çiğnendiği bu kutlama, İstanbul’un milliyetçi ve muhafazakar kesimlerinden ise zaman zaman büyük tepki görür. Ancak yine de söz konusu karnaval 1940’ların başlarına kadar kutlanmaya devam eder. 1941–1943 arasında, İkinci Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşullarında ise karnaval kutlamalarında hızlı bir sönme gözlemlenir. Tam da bu sıralarda, devlet yönetiminin olağanüstü şartlardan dolayı yaptığı bazı kısıtlama ve yasaklamalar Tatavla Karnavalı’nı 1945’e ulaşamadan tamamıyla bitirir. Kutlamalar bu tarihlerden sonra kapalı mekanlarda yapılan ‘aile ve eş-dost’ etkinliklerine dönüşür. Ve günümüze kadar da bu şekilde gelir.


2010’larda İstanbul’un kültürel mirasına karşı hızlı bir şekilde artan ilgi, İstanbul kültürü içinde gayrimüslimlerin rollerinin de yeniden anımsanmasına yol açar. Bu eğilimin belki de doğal bir sonucu olarak, Tatavla Karnavalı da yeniden anımsanır ve yeniden yaşama geçirilmeye çalışılır. Ve 2010’ların sonlarından itibaren aralıklarla da olsa karnaval düşük bir yoğunlukla yeniden yaşatılmaya başlanır. Burada amacın geçmişin ‘geri dönüşünü’ sağlamak ya da ‘nostalji yapmak’ değil, 2010’ların İstanbul’una bu yüzlerce, hatta binlerce yıllık geleneği anımsatmak ya da tanıtmak olduğunu görüyoruz. Karnavalın, düşük yoğunlukla da olsa, yaşatılmasının İstanbul’un kültürel mirasına sahip çıkma bağlamında önemli olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca İstanbul’un yapısında her zaman bulunmuş kozmopolitliğin, geçen yüzyılın ortalarına dek, şu anki versiyonundan farklı bir versiyonla var olduğunu anımsatmak da kültürel açıdan anlamlı ve değerli bir eylem olarak karşımızda durmaktadır.


Son Yazılar

Hepsini Gör
Benim Adım İstanbul

İstanbul’un yedi tepesi, yedi büyük günahı ve kavuşmayı bekleyen iki yakanın hikâyesini anlatır.  Hikâyem, insanlığın tarihinden çok daha eskidir; Boğaz’ın tuzlu rüzgârı Asya’m’dan bana her çağda aynı

 
 
 
İstanbul'da Bir Anı Turu

İstanbul'u anlatırken tarihi derinliğinden, kozmopolit ruhundan ya da kendine has güzelliğinden bahsedilebilir. İnternette tonla seyahat rehberi; nereye hangi sırayla gidilmeli, neyi yemeden dönülmeme

 
 
 
İstanbul’un Çocukları

İstanbul, karıncalar gibi yaşatıyorsun bizi; biraz yükseğe çıksak herkesi karıncalaştırıyorsun. Kalabalıklar içinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz sürekli; bazen trafikte, metrobüste, metroda, marmaray

 
 
 

Yorumlar


bottom of page