İSTANBUL’UN EKSİK HALİ- LACANCI BİR PERSPEKTİF
- Taha Yasin Ünal
- 7 Oca
- 2 dakikada okunur
Yaşama ilk geldiğimizde çevremizi gözleyerek yaşama dahil olmaya başlarız. Zamanla yaşantılarımızla birlikte kendiliğimiz oluşmaya başladığında yaşamda sahneyi kurgulamaya başlar, en azından kurguladığımızı varsayarak akıntıya dahil oluruz. Bu kurguyu yönlendiren temel etken, Lacan’ın tanımladığı gibi özneye içkin eksikliktir. İsteklerimiz doğrultusunda harekete geçmemiz ve arzularımıza yönelmemiz, bu eksiklikten kaynaklanır. Bilinçdışı düzeyde ise, eksikliğin kapanması olası değildir; zira eksikliğin sürmesi, öznenin psikanalitik varlığını sürdürmesini mümkün kılar. Dolayısıyla, bir şeylere sürekli arzu duymamız ve bunlara tam olarak ulaşamıyor olmamız, Lacancı bakışla varoluşun gereğidir.
Bu çerçeveden İstanbul’u ele alalım. 8500 yıllık tarihi boyunca birçok medeniyetin gözbebeği gibi baktığı bu şehir, coğrafi konumunun sunduğu siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri avantajlarla tarih sahnesinde kritik bir rol oynamıştır. İstanbul’un bu konumu, iki devasa kıtanın, Asya’nın ve Avrupa’nın, birbirleriyle birleşmek istedikleri ama tam olarak kavuşamamaları üzerine inşa edilmiştir. Lacancı bir okuma ile söylersek: İki kıta arasındaki eksiklik ve ulaşamama durumu, İstanbul’un özne-konumunu mümkün kılan yapısal boşluğu oluşturur. Eğer bu eksiklik ortadan kalksaydı, yani Asya ile Avrupa İstanbul’da birleşebilseydi varlığını sürdüren eksik-hâl çözülecek ve bugünkü tarihsel ve sembolik anlamlar yüklediğimiz İstanbul sahneden silinecekti. Buradan hareketle İstanbul’u İstanbul yapan cevhere bir eksik kalış hali diyebilir miyiz?
Boğaziçi, İstanbul’un bu yapısal eksikliğinin en somut göstergesidir. Boğaz, v biçimli bir vadi gibi yüzeyden derine daralır; suyla dolu olması, altındaki eksik boşluğu ortadan kaldırmaz, yalnızca geçici bir doluluk hissi verir. Karadeniz’den Marmara’ya ve Marmara’dan Karadeniz’e akan akıntılar, Lacan’ın arzu kavramıyla paralel olarak sürekli devinir. Bir noktadan geçen su zerresi sadece bir anlık bulunuşla oradan geçer. Boğazın kendini “doldurma arzusu” asla gerçekleşmez; eksikliği sürekli bir şekilde var olur. Bu eksiklik durağan bir tamamlanmışlık yerine daima bir devinim oluşturduğundan ötürü şehrin tarihsel ve sembolik varlığı sürmeye devam eder. Bu analoji üzerinden, İstanbul’un tarihsel ve coğrafi yapısını Lacancı eksiklik-arzu-özne ilişkisi bağlamında anlamak mümkündür. Boğaz ve su akıntısı, eksikliğin kapanamayacağını ve arzunun sürekli devinimde olduğunu gösteren somut bir metafor olarak işlev görür. İstanbul’u İstanbul yapan, belki de tam olarak bu eksik kalış hâlidir.
Sultan Mehmed’in Konstantiniyye’yi fethetmesi, arzusunun bir sınırına temas etmesi olarak düşünülebilir. Bu temas, ‘Sultan Mehmed’ simgesel konumunu çözülmeye uğratır ve fetihle birlikte yeni bir adlandırma ‘Fatih Sultan Mehmed’ ortaya çıkar. Arzu burada sona ermez; öznenin simgesel pozisyonunu dönüştüren bir eşik oluşur ve böylece yeni bir özne-konumu kurulmuş olur. Şehrin simgesel konumu da artık Konstantiniyye olmaktan İstanbul’a evrilir. Tıpkı Sultan Mehmed’in Fatih olması gibi, Boğaz’ın altında yer alan vadinin suyla doldurulamaması gibi şehrin eksikliği ortadan kalkmamıştır. Ancak bu eksiklik, tarihsel ve kültürel olarak yeni bir varoluşun ortaya çıkmasına imkân vermiştir.
Bugüne geldiğimizdeyse İstanbul’un tarihî ve doğal alanlarını beton yığınlarıyla doldurma çabası, şehrin eksikliğini zorla kapatma girişimi olarak okunabilir; oysa eksiklik kapanmaz, yalnızca bastırılır. Bu bastırma ancak geçici bir ‘doluluk’ yanılsaması üretir. İstanbul’un betonla doldurulması, tıpkı Boğaziçi’nin suyla dolsa da boşluğunu kapatamayışı gibi, şehrin simgesel özne konumuna derin yaralar açar. Lacancı bir perspektiften bakıldığında eksiklik, arzunun ve şehrin tarihsel dinamik sürekliliğinin koşuludur; betonlaşma ise bu koşulu ortadan kaldırmaya çalışarak şehrin simgesel canlılığını tehdit eder. İstanbul’u var eden eksiklik yok edilemez; yok edilmeye çalışıldıkça da şehir, kendi anlam ufkunu kaybetme tehlikesine daha da yaklaşır.

Yorumlar