top of page

İstanbul Paradoksu

Ulema, cühela ve her türlü cemaat ve cemiyet mensubu 344 yıl geçmesine rağmen hâlâ beyan etmektedirler ki gümbürtüsü ile meşhur İstanbul diye bir şehir vardır. Ortasından boğaz geçen bu şehir sorunları ve imkanları açısından hem dünya ölçeğindeki diğer metropollere benzemektedir hem de birçok kendine has özellikleri sebebiyle ayrışmaktadır. İstanbul’da yaşamak gene hem içinde yaşayanlar hem de adımını dahi atmayanların ittifak ettiği üzere büyük nimet olduğu oranında da külfettir. 


İstanbul öyle bir şehir ki hakkında konuşulurken sanki herkes orada yaşamak istiyormuş gibi bir hava oluşuyor. İstanbul’da yaşayan bazı insanlar, başka şehirde yaşayan birisiyle karşılaştığında, İstanbul’da yaşıyor olmanın, orada bir düzen kurma başarısının gururuna sahipmişçesine konuşabiliyorlar. Bu tavrın karşısında, İstanbul’da yaşamayan kişi de buna mukabil olarak, hayatında İstanbul’da üç gün üst üste kalmamış bile olsa İstanbul’un çok güzel olduğunu ama çekilmezliğini vurgulayarak cevaplar. Elbette her iki tavır da acayiptir lakin sıklıkla gözlemlenebilecek bir konuşma iklimidir. Bir de İstanbul’da yaşamak asli, diğer yerlerde yaşamak arızi olduğuna dair bu yaygın kanı, başka yerde yaşayan insanları, direkt İstanbul’da yaşamıyor olmaya dair bir gerekçelendirme ihtiyacına itiyor. 


İstanbul her yerleşim yeri gibi, yer olmanın ötesinde bir mekândır. Yani toplumsal varlığın meydana geldiği imkân zeminidir. Fakat İstanbul gibi heterojen bir mekân hakkında bir şey söylendiğinde, zaman ve yer hakkında sözü kayıt altına almak gerekir. Yoksa çok geniş bir coğrafyada, yüzyıllar süren Osmanlı İmparatorluğu hakkında konuşan popüler tarihçilerin yaptığı gibi İstanbul’a has olan bir özelliği İmparatorluğun tamamına teşmil edecek biçimde kullanmalarına benzer bir konuşmaya dönüşür. Bu biraz da dil kullanımının mecburiyetidir lakin okuyucu veya konuşmacıyı önden uyarmak da sözün sahibine düşer. Burada İstanbul ile kastım, büyük oranda Boğaz’ın etrafında konumlanmış, sınıfsal olarak eskiden orta sınıf denilen fakat Türkiye’nin geçirdiği ekonomik düzende orta sınıf özelliğini yitiren veya yitirmeye başlayan insan gruplarının yaşadığı merkezi bölgelerdir. Elbette kendi tecrübemi ve erişebildiğim, görebildiğim insanların davranışlarını resmedeceğim lakin Türkiye’de son yıllarda moda olduğu üzere bu yazıyı fenomenolojik bir inceleme diye adlandırmayacağım. 


Yazının başlığına dönersek, İstanbul’da insanlar paradoksal bir hayat yaşıyorlar. Bir yanda bu eşsiz şehrin sunmuş olduğu geniş imkânlar diğer yanda ise bu imkânlarla temas edemeyen veya etmeyen hayatlar. Bir şehir hakkında konuşmak, her zaman ister örtük ister açık olsun, siyasal ve iktisadi meselelere temas ederek yürür. Şehrin sunduğu imkanlara erişime dair maddi zorluklar, oldukça önemli bir konu lakin burada doğrudan maddi olmayan kısmından bahsetmek istiyorum. İstanbul’da yaşayan birisine, “Neden İstanbul’da yaşıyorsun?” diye sorulduğunda klişe cevaplar olarak maddi ve kültürel imkanları sıralayabilir. Her klişe gibi belli ölçüde haklı bir tarafı vardır. Lakin maddi imâknlar denilen şeyler aynı zamanda zorluklarıyla birlikte geliyor. Bu paradoksumuzun en malum tarafı. İstanbul’da iş imkanları çok fazla ama hem hayat pahalılığı hem de giderler açısından da yorucu bir şehir. Fakat esas garip olan taraf kültürel imkânlara dair. 


İlk olarak İstanbul gezmek için şahane bir şehirdir. Çok farklı yürüyüş rotalarına sahiptir. Bu rotalarda tarihi yerler ve oldukça güzel manzaralar size eşlik ederler. Ben ilk defa lisans okumak için İstanbul’a geldiğimde hevesle İstanbul’u karış karış geziyordum. Kısa süre sonra şunu fark ettim: İstanbul’u en az bilen, en az gezen ve buna dair en az merakı olan arkadaşlar ailesi İstanbul’da yaşayan yani bu şehrin mukimi olanlardı. Bu çok genel bir psikolojik tavrın, şehre sirayet eden boyutuydu. İnsanın, elinin altındakileri sıradanlaştırma hususunda acayip güçlü bir temayülü var. Din dilinde şükürsüzlük denilen haldir ve genellikle bir aksaklık veya kayıpla insanda bu duruma dair sarsılma olur. Örneğin ayakkabının içine taş girene kadar ne kadar rahat yürüdüğümüzü fark etmememiz gibi. İstanbullu insanlara söylediğinizde bu durumu biliyorlar yine de “istediğimiz her an elimizin altında” anlayışı istemenin önüne geçiyor. İmkânı çantada keklik olarak görmek onu fiile dönüştürmeye dair arzuya ket vuruyor.


Bir diğer sorun ise alışkanlığın farkındalığı baskılaması ve hatta öldürmesidir. Klasik felsefede yaygın kullanılan “alışkanlık ikinci tabiattır” ifadesi burayı anlamak için gayet kullanışlıdır. Birinci tabiat bizim irademizin dışındaki doğal gerçekliğimizdir. Vücudun işleyiş tarzı biz öyle irade ettiğimiz için değil, tabiatı öyle olduğu içindir. Dünya dönüyor, biz ne dersek diyelim. İşte alışkanlıklar etrafımızı bizim için doğallaştırır, onlara dair farkındalığımızı ortadan kaldırır. Bu bir örnek olarak İstanbul’daki vapur seferlerini verebilirim. Boğazı boydan boya geçmek insanı tazeleyen şahane bir etkinliktir. Bir vapura bindiğinizde İstanbul’da yaşayanlarla dışarıdan gelenleri fark etmek çok kolaydır. Başını telefondan kaldırmayanlar İstanbullular, dışarıyı izleyenler ise gezmeye gelenlerdir. Elbette her daim bir şaşkınlık, merak haliyle yaşamayı kastetmiyorum. Oturduğum evin önünde beş farklı tarihi eser var. Normalde ufak bir ilçenin bütün turistik gezi ihtiyacını karşılayacak sayıda. Her gün önlerinden geçmenin yarattığı aşinalıkla kavga edemem lakin onların sunduğu estetik tecrübeyi yok etmekten bahsediyorum. 


Bu el altında kabul etme ve alışkanlık hali bizi bir sonraki aşamaya taşıyor. Hani Anadoluda “el iyisi” dedikleri insanlar vardır ya, kendi yakınlarına kötü, dışarıdaki insanlara karşı çok nazik ve kibar olan insanlar. Bu ruh hali İstanbul’da yaşayan ve yurt dışı seyahatlerini hayatının bir parçasına haline getirmiş insanlarda gördüğüm de benzer durum. Fakat burada muhatap insan değil, şehir. Evdekini beğenmeyip dışarıdaki gördüğünü isteyen bir çocukla benzer bir tavır. Şehre karşı kayıtsız bu yeni seyyah türü, dünya kentlerini hayran hayran geziyorlar. Her el iyisinin başına geldiği gibi zamanla yakınındakiyle ünsiyeti azalıyor. 


Hülasa İstanbul’da yaşamanın paradoksu şu: İstanbul’da yaşamaya değer olan şeylerle İstanbul’da yaşayanların irtibatının zamanla azalması veya kurulmaması. Bir imkân okyanusu olarak İstanbul var fakat buna mukabil yüzme bilmeyen İstanbullular. Yukarıda saydıklarım her şehrin sakinlerinde gözlenebilecek şeylerdir diye düşünülebilir ve kısmen bu da doğrudur fakat bunların derecesinin imkânlarla paralel olarak İstanbul’da daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Cehennem tasvirlerinden birisi, sonlu irade sahibi bir varlığa sonsuz seçenek sunmaktır. Aklın teorik işleyişi ile seçmesini istemek. Sonuç Buridan’ın eşeğinin kaderidir. Çözüm pratik aklın eylemeye dair gücündedir. İstanbul’da sonsuz imkanlara ve şehre yabancılaşmamak için ertelemeden yaşamaya başlamak gerekir.


Son Yazılar

Hepsini Gör
Benim Adım İstanbul

İstanbul’un yedi tepesi, yedi büyük günahı ve kavuşmayı bekleyen iki yakanın hikâyesini anlatır.  Hikâyem, insanlığın tarihinden çok daha eskidir; Boğaz’ın tuzlu rüzgârı Asya’m’dan bana her çağda aynı

 
 
 
İstanbul'da Bir Anı Turu

İstanbul'u anlatırken tarihi derinliğinden, kozmopolit ruhundan ya da kendine has güzelliğinden bahsedilebilir. İnternette tonla seyahat rehberi; nereye hangi sırayla gidilmeli, neyi yemeden dönülmeme

 
 
 
İstanbul’un Çocukları

İstanbul, karıncalar gibi yaşatıyorsun bizi; biraz yükseğe çıksak herkesi karıncalaştırıyorsun. Kalabalıklar içinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz sürekli; bazen trafikte, metrobüste, metroda, marmaray

 
 
 

Yorumlar


bottom of page