top of page

İstanbul: Jouissance’ın Şehri İstanbul Jouissance’ım Olur Musun?

Jouissance, Acı ve Tekrar Arasında Bir Metropol Denemesi


İstanbul sevilen bir şehir değildir; daha çok, vazgeçilemeyen bir deneyimdir. Onunla kurulan ilişki huzurdan ziyade sürekli bir aşırı uyarılma hali üretir. Gürültü, kalabalık, tarih, yoksulluk, ihtişam ve kayıp aynı anda konuşur; seslerden hiçbiri diğerini bütünüyle bastıramaz. Bu yüzden İstanbul’a dair anlatılar çoğu zaman aşkla nefret arasında gider gelir. “Yaşanmaz bu şehirde” cümlesi, şehre dair kolektif bilinçdışının neredeyse özlü ifadesidir ama bir o kadar bırakılmaz da. Bu açıdan, jouissance, İstanbul’u düşünmek için verimli bir anahtar sunar. Çünkü bu şehir, haz verdiği kadar yoran; bağladığı ölçüde yaralayan bir yapıya sahiptir.


Jouissance, klasik haz ilkesinin ötesine taşan bir deneyimi tarif eder. Kişiyi tatmin etmez; aksine onu kendi sınırlarının ötesine zorlar. Acıyla komşudur, hatta kimi zaman acının içinden geçer. Bu nedenle jouissance, insanın isteyerek, bile isteye tekrar ettiği ama bu tekrar içinde her seferinde biraz daha eksildiği bir deneyim biçimidir. İstanbul’la kurulan ilişki de tam olarak böyledir. Şehir, öznesine hiçbir zaman tam bir doyum sunmaz; ama onu sürekli geri çağırır. Bu çağrı, ne romantik bir aidiyet duygusuna ne de rasyonel bir çıkar hesabına indirgenebilir. Daha çok, şehirle özne arasında kurulan, kopamayan ama iyileşmeyen bir bağa benzer.


Bu bağın en güçlü motorlarından biri göçtür. İstanbul, yüzyıllardır göç alır; fakat bu göç, çoğu zaman tamamlanmış bir yerleşmeye dönüşmez. Kentte yaşayanların büyük bir kısmı için İstanbul bir “son durak”tan çok, uzamış bir ara duraktır. Şehre yerleşilir ve o saniyeden sonra hiç tükenmez bir gelgit başlar. Orhan Kemal’in romanlarında karşımıza çıkan işçiler, gündelikçiler, tutunmaya çalışan aileler, İstanbul’da kök salmaktan ziyade hayatta kalmaya çalışırlar. Şehir onlara imkan vaat eder; ama bu vaat çoğu zaman tam olarak gerçekleşmez. Gerçekleştiğinde de eksik, gecikmiş ya da uğruna çok ağır bedeller ödenmiştir. Jouissance tam da burada devreye girer: Umudun kendisi haz vericidir, fakat gerçekleşmediği ölçüde acı üretir. Yine de terk edilemez; kumar bağımlılığında olduğu gibi umut kendini tekrar ve tekrar üretir.


Kemal Tahir’in metinlerinde ise İstanbul, yalnızca bireysel kaderlerin değil, tarihsel gerilimlerin de sahnesidir. İmparatorluk bakiyesi bir şehir olmanın yükü, burada yaşayanların ruhuna sinmiştir. İstanbul’da tarih geçmişte kalmaz; bugünün içine sızar, gündelik hayatı ağırlaştırır. Bu nedenle şehir, tamamlanmamış bir yas haliyle yaşar. Fetihler, kayıplar, yıkımlar ve yeniden inşalar üst üste binmiş; hiçbir anlatı diğerini bütünüyle kapatamamıştır. Bu tarihsel aşırılık, şehri sürekli bir anlam fazlalığıyla yükler. Jouissance da tam olarak bu fazlalıkta ortaya çıkar: fazla tarih, fazla hatıra, fazla duygu. Hepsi birlikte taşınır ve özneyi yorar.


İstanbul’un jeopolitik konumu bu yorgunluğu daha da derinleştirir. Şehir, yalnızca iki kıta arasında değil; aynı zamanda farklı siyasal, kültürel ve ekonomik rejimler arasında da bir eşik olarak konumlanır. Bu eşik hali, çoğu zaman romantize edilir fakat gündelik hayatta karşılığı, süreğen bir belirsizliktir. Doğu ile Batı arasında olma söylemi, basit bir kültürel sentezden ziyade, ya da romantik bir varoluştan çok sürekli gerilim üreten bir arada kalmışlık ve yersiz yurtsuzluk halidir. Bu gerilim, bireysel düzeyde karar yorgunluğu, kolektif düzeyde ise kronik bir huzursuzluk yaratır. İstanbul’da yaşamak, çoğu zaman geleceği ertelemek demektir. Ama bu erteleme de kendi içinde tuhaf bir haz barındırır: belirsizliğin sunduğu sınırsız ihtimaller.


Şehrin kültürel dokusu da bu jouissance rejimini besler. Nostalji, estetik bir süs olmaktan çıkar; neredeyse varoluşsal bir tutunma biçimine dönüşür. Eski İstanbul anlatıları, kaybedilmiş bir bütünlüğün yasını tutar gibi dolaşımda kalır. Ancak bu yas hiçbir zaman tamamlanmaz. Çünkü geçmiş, bugünün içinde sürekli yeniden üretilir: eski binaların arasına sıkışmış yeni yapılar, geleneksel olanla kitsch olanın iç içeliği, yoksullukla lüksün yan yana varlığı. Bu estetik aşırılık, görsel bir kaos, zihinsel bir yorgunluk, taşıması zor ruhsal bir yoğunluk yaratır. Yine de vazgeçilmezdir; çünkü şehir, tam da bu karmaşada kendini “canlı” hissettirir.


Psikolojik düzeyde İstanbul, öznesine sürekli bir sınır deneyimi yaşatır. Kalabalıklar içinde yalnızlık, hız içinde duraksama, yakınlık içinde mesafe… Ancak bunlar yalnızca soyut haller değildir; gündelik hayatın çok somut sahnelerinde tekrar tekrar yaşanır. Örneğin, insanın sabah saatlerinde tıklım tıklım bir toplu taşımada bedenini korumaya çalışırken, istemeden başkalarının temasına maruz kalması gibi. Şehir burada bireyin fiziksel ve duygusal sınırlarını ihlal eder; fakat tam da bu ihlal sayesinde o sınırlar görünür hale gelir. Kişi, nerede başladığını ve nerede bittiğini ancak zorlandığında fark eder.


İstanbul’da kendini korumak, çoğu zaman geri çekilmekle değil; aksine daha dikkatli bir temas haliyle mümkündür. İnsan kalabalıktan kaçmak isterken ona yeniden karışır; gürültüden uzaklaşmak isterken şehrin ritmini zihninde taşımaya devam eder. Taşınma, semt değiştirme, hatta şehirden geçici olarak ayrılma arzusu bile çoğu zaman kopuş değil, mesafe ayarlama girişimidir. Bu yüzden İstanbul, öznesini serbest bırakmaz ama onu tamamen yutmaz da. Sürekli bir çekilme–geri çağrılma döngüsü üretir. Jouissance’ın paradoksu burada iyice kristalize olur: Acı veren şey, aynı zamanda öznenin kendini canlı hissettiği yerdir.


Belki de bu yüzden İstanbul’dan kopmak bu kadar zordur. Şehir terk edilmez çünkü terk etmek, bu yoğun deneyimden vazgeçmek anlamına gelir. Oysa jouissance, vazgeçilen bir şey değildir. O, tekrar edilen bir döngüdür. İnsan İstanbul’dan gittiğinde bile, onu zihninde taşır; şehri eleştirirken bile onunla konuşur. İstanbul, öznesini hiçbir zaman rahatlatmaz. Ama ona sürekli bir temas, bir sürtünme, bir his sunar. Bu temas çoğu zaman küçük ve sıradan anlarda belirir: Vapur iskelesinde beklerken kalabalığın seni istemeden biraz daha kıyıya itmesi, dar bir sokakta karşıdan gelen biriyle çarpışmamak için refleksle yön değiştirmen, gece geç saatte açık kalan bir büfede kasiyerle kurulan kısa ama yorgun bir göz teması gibi. Bu anlar ne güven verir ne de kalıcı bir bağ kurar ama kişiyi şehrin içinde tuttuğunu hissettirir. İstanbul burada bir yuva olmaktan çok, temas halinde kalınan, biraz tutan biraz da tedirgin eden bir yüzey gibidir.


Özetle İstanbul, ne yalnızca bir mekandır ne de basitçe bir kültürel simge. O, jouissance’ın kentsel bir biçimidir: hazla acının ayrışmadığı, umutla yorgunluğun iç içe geçtiği bir tekrar alanı. Bu yüzden İstanbul’u sevmek ya da sevmemek yeterli kategoriler değildir. İstanbul yaşanır, taşınır, bazen kaçılır; ama eninde sonunda tekrar edilir. Okur, bu şehri anladığında belki birçok şeyi yerine oturtur — ama rahatlamaz. Çünkü İstanbul, rahatlatan değil; bağlayan bir şehirdir.


Son Yazılar

Hepsini Gör
Benim Adım İstanbul

İstanbul’un yedi tepesi, yedi büyük günahı ve kavuşmayı bekleyen iki yakanın hikâyesini anlatır.  Hikâyem, insanlığın tarihinden çok daha eskidir; Boğaz’ın tuzlu rüzgârı Asya’m’dan bana her çağda aynı

 
 
 
İstanbul'da Bir Anı Turu

İstanbul'u anlatırken tarihi derinliğinden, kozmopolit ruhundan ya da kendine has güzelliğinden bahsedilebilir. İnternette tonla seyahat rehberi; nereye hangi sırayla gidilmeli, neyi yemeden dönülmeme

 
 
 
İstanbul’un Çocukları

İstanbul, karıncalar gibi yaşatıyorsun bizi; biraz yükseğe çıksak herkesi karıncalaştırıyorsun. Kalabalıklar içinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz sürekli; bazen trafikte, metrobüste, metroda, marmaray

 
 
 

Yorumlar


bottom of page