Dördüncü Duvarı Yıkmak
- Aleyna Tekedereli
- 7 Oca
- 2 dakikada okunur
Kenti üşüten bir soğuklukta yürüyorum. Kenti üşütmek. Montların hışırtısı, topuk sesleri, kedi miyavlaması, martıların kanatları, korna sesleri... Çiçekçi. Çiçekçi bağrınıyor; bana yaklaşmasından tedirgin oluyorum.
Renkler çok daha canlı bir süredir. Pembeli, mavili gökyüzü... Çok kaliteli görüntülere sahip film kareleri akıyor. Yapay film kareleri. Uzak ve yapay film kareleri. Sanrısal film kareleri. Dizilerdeki klasikleşmiş İstanbul ara sahnelerindeyim.
Kamera geniş açıda, köprüye doğru açılanmış kadraj. Gece çökmüş, gökyüzü zifiri siyah. Köprünün çelik halatları sabit. Anadolu’dan Avrupa’ya giden şerit bembeyaz far ışıklarıyla, Avrupa’dan Anadolu’ya geçen şerit ise kıpkırmızı stop lambalarıyla, kesintisiz ve akışkan iki lazer şeridi gibi parlıyor. Şehir durmuyor, başım dönüyor.
Ve yeniden kamera: Aşağıda su, pervanenin gücüyle köpürmüş, bembeyaz, kaotik bir girdap oluşturuyor. Tam o kaosun üzerinde, kadraja tek bir martı giriyor. Görüntü ağır çekime geçiyor. Martının kanatları o kadar yavaş inip kalkıyor ki kanat uçlarındaki tüylerin rüzgarla titreşimi bile seçiliyor. Arka plan bulanıklaşmış; sadece köpüklü deniz ve gri gökyüzü var.
Martı havada asılı kalmış gibi, gözleri sabit, donuk bir ifadeyle vapuru takip ediyor. Fonda hüzünlü bir keman yayı sesi duyuluyor.
Çok yakın çekim. Kadrajın tamamını neredeyse bir çay tabağı kaplıyor. İnce belli bardaktaki çay, tavşan kanı renginde; ışık arkadan vurduğu için parlıyor. Bardağın üzerinden incecik, kıvrılarak yükselen sıcak buhar dans ediyor. Arka planda gri boğaz suyu.
Kamera yere, tramvay raylarına çok yakın. Odak noktası, yaklaşmakta olan nostaljik kırmızı tramvayın ön cephesi. Etrafındaki insan kalabalığı ise netsiz, sadece akıp giden renkli lekelerden ibaret. Tramvay, o kalabalığı yaran bir kırmızılık gibi, yavaşça ama kararlı bir şekilde kameraya doğru yaklaşıyor. "Çın çın" sesi boğuk, insan uğultusu baskın. Bu kare, kaosun ortasında duruyorum. DURUYORUM.
Kent bir spiral, noktaları takipteyim; dönüyorum, dönüyorum, dönüyorum... Binaların, kaldırımların, merdivenlerin suretleri var.
Görüntü karıncalanıyor. Sinyal yok. O parlak, yüksek kalite yapay İstanbul kayboldu. O steril mavilik, yerini sarı, loş, kirli bir ampulün titrek ışığına bırakıyor. Bir spiralden kayıyorum. Zemin ayaklarımın altında yapış yapış. Zemin ayaklarımın altından kayıyor. Zemin ayaklarımın altında yapış yapış... Zemin ayaklarımın altından kayıyor. Ayakkabılarımın tabanı, her adımda o kurumuş, şekerli ve kirli zeminden zorlukla ayrılıyor.
Metro camına yansıyan yaşlı kadın, genç kadın, yaşlı kadın, genç kadın... Yaşlı... Genç... Ve daha bulanık, belirsiz; artık tamamen yok.
Ben mi gecenin beşindeyim?
Kesif, bayat bir maya kokusu almaya başlıyorum. Ekşi. Metalik havayı yaran, ılık bir ekşilik. Kapı kapanıyor: "Dıt, dıt." Koku yayılıyor. Vagonun ortasına yayılıyor. Simsiyah poşetten damlıyor. Akıyor. Zemin eğimli mi? Bana mı öyle geliyor? Ayakkabılarımı çekmeliyim. Hareket edemiyorum. Koku... Adamın parmak boğumları beyaz. Poşeti sıkıyor. Üzerindeki montun omuzları düşük, pantolonu belinden kaymış. Öylesine eğreti, öylesine sakil. Işıklar titriyor. Metronun yapışkan zemininde büyüyor, küçülüyor, titreyerek üzerime devriliyor. Vagonun tozlu camının yansımasında büyüyor, küçülüyor, titreyerek üzerime devriliyor. Haliç’e gelince kentin ışıkları; o turuncular, o pavyon morları camda patlıyor. Adamın poşetinden akan sıvı hızlanıyor, yavaşlıyor, hızlanıyor. Vagona bindiğimden beri devirdaim eden yapay floresanlı reklam panoları eriyor. Harfler birbirine giriyor. Sesler boğuldu.
Burada mıyım?
çok gürültülüydü duymadınız
bu koca gürültü nereden geliyor
keskin yoğun dehşetli
bu yol da bitmiyor artık
oh daha çok varmış
bu yoldan kaç dört bin kez geçtim
hala buralara yaklaşınca bitecek sanıyorum
sonra az ilerde fark ediyorum
şükür
daha çok varmış
bulamıyorum sokaklarda bir yer
her yer asfalt olmuş
yanlış bir yerdeyim yanlış
o sonsuz ara sahnede sıkışıp kaldım
Burada mıyım?

Yorumlar