top of page

BİR ŞEHRİN HAFIZASI

Sen Üsküdar’dan gir,

ben Taksim’den çıkayım.

Delik deşik edelim bu şehri,

yağmalayalım her şeyi:

taşlarını,

duvarlarını,

sessizliğini.

Işıksız kalan pencereleri,

susturulmuş meydanları.

Korkuların üstünden geçelim,

her adımda biraz daha çıplak kalalım.

Köşedeki bakkalın ışığını söndürelim,

çocukluğumuzun yerini

kimse bulamasın artık.

O eski teraziyi,

o sabır kokan defteri...

Şekerleri değil de,

o raftaki çocukluğumuzu çalalım.

Dua edelim halka açılan camide;

sesimiz dönsün kubbelerden,

taşın hafızasında bir yer bulsun diye.

Kuşlara yem verelim acıktığımızda,

göğün kırıntısı düşsün bize.

Kadehleri kırar gibi içimizi dökelim,

İyiliği de kötülüğü de çıkaralım dışarı.

Ne kalırsa, o bizim özgürlüğümüzdür.

Mendil satan kıza para vermeyelim bu sefer;

Avuçlarına merak bırakalım sadece.

Mendilin hikayesini basalım bağrımıza,

içimizden geçen

tüm dolandırılma ihtimallerini yok sayarak.

Şeytanımızı surdan aşağı atalım,

Celladın düşü düşsün avuçlarımıza.

Kesiklerimiz

bir günahın emanetidir.

Uyusun gölgelerimiz

yine kendi karanlığımızda.

Sabrımızı,

okulun girişindeki kulübede başımıza takalım,

orada unuttuğumuz

kimliğimizi geri alalım.

Dili dikişli bir sessizlik kalsın geriye.

Kumaşı kısa,

ama anlamı uzun cümlelerle anlatalım.

Biraz yırtık,

biraz yamalı;

ama yine de anlatalım.

Söz,

içimizde erirken sessizce,

kalabalık bizi alsın içine.

İçiçe geçelim yol bitene kadar;

cam buğusu,

ter,

sabır arası bir mesafede.

Birbirimizin gölgesine sığınalım,

düşersek birlikte kalkalım.

Geceleri efendisi,

gündüzleri kölesi olalım.

Bir kentin

hem duası,

hem küfrü biz olalım.

Kaybolalım kalabalıkta,

birbirimizi yeniden bulalım:

bir vapurda,

bir duvar yazısında,

bir ezan sesinde,

ya da bir metro çıkışı kalabalığında.

Gündem olalım;

kimsenin anlamadığı bir manşette.

Bozuk yollara sövelim,

düşmemizin sebebi yolmuş gibi yaparak.

Dolmabahçe’de niyet edelim olmayacak olana,

çünkü mucizeler

hep denizsiz yerlerden başlar.

Ne de olsa gemiler

burda karadan yürüdü bir zamanlar.

Biz de yürütürüz içimizdeki gemiyi;

sabırla,

inatla,

inançla.

Belki yeniden fethederiz kendimizi,

bu kez İstanbul’u değil,

içimizdeki karanlığı alırız.

Ve o gün,

Üsküdar’dan bir kadın çıkar,

Taksim’e kadar yürür.

Başında sabrı,

elinde kelâmı,

gözlerinde bütün bir şehrin hafızası.

Kimse anlamaz belki,

ama o bilir:

bu şehri nasıl taşıdığını sırtında,

her yasağın içinden nasıl geçtiğini sessizce.

Ve nasıl yürüttüğünü

kendi gemilerini karadan.



Biyografi

Ben İlknur Tuna, İstanbul’da yaşayan bir psikoloğum ve çalışmalarım ağırlıklı olarak yetişkinlerle. İnsanların iç dünyalarına, ilişkilerine ve dönüşüm süreçlerine uzun zamandır tanıklık ediyorum. Bu tanıklıklar zamanla bende de bir şeyleri yazma ihtiyacını büyüttü. Yazıyla ilişkim çok yeni; çünkü uzun uzun konuşmaktan, bir duyguyu fazlaca yer kaplayarak anlatmaktan her zaman çekinmişimdir. Şiir benim için bu yüzden anlamlı: Bir kelimeyle bile derin bir duyguyu taşıyabilmek bana daha doğal geliyor. Metinlerimde kırılganlık, arayış ve iyileşme gibi temalar öne çıkıyor. Yazma yolculuğum taze ama kendime çok yakın hissettiğim bir yol.


Son Yazılar

Hepsini Gör
Benim Adım İstanbul

İstanbul’un yedi tepesi, yedi büyük günahı ve kavuşmayı bekleyen iki yakanın hikâyesini anlatır.  Hikâyem, insanlığın tarihinden çok daha eskidir; Boğaz’ın tuzlu rüzgârı Asya’m’dan bana her çağda aynı

 
 
 
İstanbul'da Bir Anı Turu

İstanbul'u anlatırken tarihi derinliğinden, kozmopolit ruhundan ya da kendine has güzelliğinden bahsedilebilir. İnternette tonla seyahat rehberi; nereye hangi sırayla gidilmeli, neyi yemeden dönülmeme

 
 
 
İstanbul’un Çocukları

İstanbul, karıncalar gibi yaşatıyorsun bizi; biraz yükseğe çıksak herkesi karıncalaştırıyorsun. Kalabalıklar içinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz sürekli; bazen trafikte, metrobüste, metroda, marmaray

 
 
 

Yorumlar


bottom of page