
yedİNCİ SAYIMIZIN TEMASI AÇIKLANDI!
YOL
Yol, en basit tanımıyla iki nokta arasındaki mesafe. Mesafe, yolun yalnızca fiziksel tezahürüdür. Anlamsal olarak “yürümek, gitmek” eylemlerini barındırsa da, yolculuk, hareketin kendisinden çok, o hareketin yarattığı dönüşümle ilgili olabilir mi?
Yol, bazen bir kaçıştır bazen de bir varış. Bazen bir bilinmeze duyulan arzuyla, bazen de bilinenin ağırlığından kurtulma isteğiyle çıkılır.
Tarih boyunca anlatıların, mitlerin ve destanların omurgasını oluşturmuştur: kahramanın yolculuğu. Yolda olmak, bir "ara" haldir; ne terk edilen yerdesindir artık ne de varılacak yerde. Tam da o arafta, kimliklerin sınırları silikleşir.
Kimi zaman asfaltın soğukluğunda, kimi zaman bir patikanın tozunda, kimi zaman da zihnin kıvrımlı dehlizlerinde tezahür eder. Yol, öğreticidir ama şefkatli bir öğretmen değildir; ayaklara batan taşları da vardır, nefesi kesen yokuşları da.
Bazen kaybolmak, bulunmanın tek ön koşuludur. İnsan yolu yürürken, yol da insanın içini yürür, onu şekillendirir, yontar ve bazen bambaşka birine dönüştürür.
Bu kez "Yol"u konuşuyoruz. Çıkılan, çıkılamayan, yarım kalan ya da hiç bitmeyen yolları; bavula sığanları ve sığmayıp geride bırakılanları heybemize alıp duyuyoruz, görüyoruz, düşünüyoruz. Yola dair olan her anlatıya kapsayıcı, dokunaklı, samimi bir alan açıyoruz.
Bir yolculuk ne zaman başlar; kapı kapandığında mı, karar verildiğinde mi? Giden mi değişir, yoksa geride kalan mı? Yol bizi bir yere mi götürür, yoksa kendimize mi getirir? Ve asıl mesele varmak mıdır, yoksa yolda olmak mı?