KARAKÖY İSKELESİ’NDE AKŞAM OLDU
- Mihriban Kurt
- 7 Oca
- 5 dakikada okunur
Onu beklememi istediği yere geldim, Karaköy Vapur İskelesi’ne. Üsküdar’dan vapura binecekmiş, saat 15.00’te vapurdan iniyor olacakmış. “Beni iskelede bekle.” dedi. Yağmur çiseliyor, hava kapalı, deniz hafif dalgalı, aylardan kasım.
İskelenin yanındaki banklardan birine oturdum. Karşıda Sarayburnu kıyıları var, önümde bu manzarayı ardına alarak fotoğraf çekmek isteyen insanlar. Köşede çiçek satan bir abla var, önüne rengârenk bir bahçe yığmış. Satmaya pek hevesli değil gibi, hiç bağırmıyor çiçeklerim var diye. Birçok insan geçiyor, manzaraya alışkın olanlar bir defalık yüzünü karşı kıyılara çeviriyor, sonra yürümeye devam ediyor. Bazıları hiç bakmadan bir yere yetişmeye çalışırcasına hızla yürüyüp geçiyor. Kimisi de durup uzun uzun izliyor, ilk defa görmüş gibi değil, gerçekten görmek için. Sonuncular genellikle Karaköy Köprüsü’nden devam ediyor yürümeye, Beyoğlu’na çıkacak olanlar Tünel’e doğru gidiyor.
Bir vapur yanaştı iskeleye, 15.00 vapuru değilmiş. Ellerimi cebimden çıkardım, saatime baktım. Saat 14.45, erken geldiğimin farkında değildim. Trafiğe takılırım diye biraz erken çıkmıştım evden, demekki trafik olmamış, tramvaya da erken binmişim. Ziyanı yok, karşımdaki manzaranın tadını çıkarıyorum.
Vapurdan inenler aceleyle çıkmaya başlıyor, kimisi koşuyor kimisi hızlı hızlı yürüyor. Bazıları yanındakini ardında bırakıp iskele girişinde onu bekliyor. Neden acele ediyorlar? Vapurdan zamanında inemeyecekler diye endişe ettiklerini düşünüyorum. Zamanında inemeyecekler ve vapurla beraber Eminönü İskelesi’ne gidecekler. Gerçi tüm inecekler inmeden kapı kapanmaz. İskelede bekleyen adamlar boşuna mı duruyor orada?
İneceklerin telaşı bittikten sonra binecek olanların telaşına bakıyorum. Zaten vapur boşalmış neredeyse, hem Eminönü şurası, köprüden yürüseler de olur. Hem Haliç’in iki yanına da bakarlardı, arkalarına dönüp Galata Kulesi’ni de selamlarlardı. Onlar için vapura binmek bir lüks olabilir diye geçirdim içimden.
Önüme döndüm, denizi izledim. Suyun üzerine güneş düşememiş. Bulutlara rağmen gün batımında elbette güneş ışıkları gelip yerleşir dedim buraya. Önümden genç bir çift geçti, çiçekçinin önünde durdular. Çocuk kıza bir buket kırmızı karanfil aldı, kız çocuğun yanağına bir öpücük kondurdu. Elini tutup köprüye doğru yürümeye devam ettiler. Onları izlerken gülümsüyordum. Ben de ona bir buket alsam mı diye düşündüm. Ama hangi çiçeği sevdiğini hiç sormadığımı fark ettim.
15.00 vapuru iskeleye yanaşıyor, ben de yerimden kalktım, iskeleye yanaştım. Telaşlı yolcular arasında onu aradım. Şu uzun mantolu kız ona benziyor. Yaklaşınca o olmadığını anladım. Hem onun uzun mantosu yoktu. Daha fazla insan gelmeye başladı, aynı telaşla, aynı ivedilikle iniyorlar vapurdan. Son yolcu da indi, vapur iskeleden ayrıldı. Vapuru kaçırmış demek ki dedim. Aynı banka geri döndüm.
Yağmur hızlandı. Yüzüme hafif sertlikle çarpıyor. Şemsiye almalıydım yanıma, havanın böyle olacağı belliydi. Onunla yağmurda bir şemsiyenin altında yürüyebilirdik. Hem son kez konuşmayı istedim onunla. Yağmurda bir şemsiye altında yürümek bu sonu anlamlı kılabilirdi. Galata’dan yürüyüp Beyoğlu’na çıkardık. Yol boyunca konuşmazdık. Tünel’de bir yerde oturup çay içerdik. Islak saçlarını yüzünden çekerdi, hınzır bir gülümseyişle beni dinlerdi, belki affederdi.
15.15 vapuru iskeleye yanaştı, ben de yanaştım. Vapurdan inenlere baktım. Kimseyi ona benzetemedim, banka geri döndüm. Bankta yaşlı bir amca var. Oturmak konusunda tereddüt ettim. Belki sohbet ederiz dedim ve oturdum. Amca hiç konuşmadı, öylece uzaklara baktı. Gözünü uzaklardan ayırmadı, ben de ondan.
15.30 vapuru yanaştı iskeleye, ben yanaşmadım. Biraz uzakta durdum, kapıların kapanışını izledim. Banka geri döndüm. Amca gitmiş. Oturdum banka, ben de o amca gibi uzaklara baktım. İçimden hiçbir şey demedim. Bir sonraki vapuru beklemeye başladım. Önümden gül satan çocuklar geçmeye başladı. Birbirlerine kızgın bir şekilde bağırıyorlar. Onları hep öyle gördüm sanırım; birkaç çocuk birlikte dolaşır, üstleri başları pek temiz değildir, yüzlerinde hep yalvarmayla bakan bir ifade olur. İnsanlara önce biri yanaşır, şansını dener, sonra diğeri gelir daha fazla ajitasyon yapar, genellikle gülü satamazlar. Bunun suçlusu olarak birbirlerine kızarlar.
Gün bitmeye başladı. İskeleye yanaşan vapurlar azaldı. Bazıları buraya uğramadan direkt Eminönü İskelesi’ne geçiyor. Durup öylece denize bakıyorum. Gökyüzü kararmaya başlayınca ay ışığı da yavaş yavaş suyun üzerine yansımaya başladı. Bu gece dolunay var, ay çok parlak. Yine böyle ay ışığının denizin yüzeyini aydınlattığı bir akşamda onunla bu iskelede buluşmuştuk. “Ay ışığının altında yüzün parlıyor,” demiştim ona. “Güzelliğini geceden alıyorsun.” Gülümseyip bir öpücük kondurmuştu yanağıma.
Vapur düdükleri, insan sesleri, trafik sesleri arasında akşam oldu. Yağmur dindi. 18.00 vapuru yanaştı. Yerimden kalkmadım, başımı bile çevirmedim iskeleye doğru. Artık yüzüm buz tutmaya başlamıştı. Ellerimi cebimden çıkaramıyordum. Başım eğik, yüzüm solgun, duruşum kamburdu artık. Bir sesle başımı kaldırdım. “Abi n’olur gül al bir tane. Lütfen abi, n’olur.” Bir buket gülü ellerinde tutan çocuğa doğru yüzümü kaldırdım, kara benizli bir oğlan. Aynı yalvarış ifadesiyle gözlerini daha da büyüterek bana bakıyordu. Üşümüştü de, gülleri satmadan dönmeyecekti evine, belliydi. “Tamam, hadi ver. Hepsini alıyorum.” dedim. Yüzündeki acıklı ifadenin yerini büyük bir sevinç aldı. Heyecanla etrafına bakmaya başladı. Arkadaşlarına başardığını gösterir bir bakış attı ve parasını aldıktan sonra hızlıca onlara doğru koştu. Elimde güllerle bankta kaldım öylece. Dışarıdan bakanlar için ne romantik bir görüntü! Şehrin kalbinde ellerinde bir buket gülle bekleyen üzgün bir adam!
Vapur iskelelerinde bekleyenler hep romantiktir, İstanbul’un da yalnızlar için dayanılmaz bir romantikliği vardır. Sanki tüm yalnızlar bütün köşe başlarını tutmuş, orada bir şeyleri, birilerini bekliyor. Sanki hayatta her şeylerini kaybetmişler, hep terk edilmişler, mağlup olmuşlar; hayata karşı sivrilmişlerdi. Umutsuzlardı ama yine de o bekleyişten hiçbir zaman vazgeçmemişlerdi.
Bu şehir kalabalık, bir o kadar yalnız. Bu kalabalık içinde yalnız başına yürüyenler, kafelerde ve barlarda tek başına oturanlar hep daha çok dikkat çeker. En az iki kişi olanlar onlara esefle bakar. Romanlarda, hikâyelerde genellikle İstanbul’un yalnız insanları anlatılır. Şiirlerde ana mekân genellikle bu şehirdir. Bu şehrin içinde duyulan yalnızlık. Bireyin yalnızlığını şehirle harmanlayıp bize bir romantiklik sunarlar.
Ben de o romantikliğin bir parçasıyım şimdi. Ellerimde güllerle iskelede bir bankta oturmuş bekliyorum. Yerimden kalkamıyorum. İçimden bir şeyler anlatıyorum kendime. Kendimi bu romantikliğe ikna etmeye çalışıyorum. Üstün bir çaba da sarf etmeme gerek yok. Arkamda şehir ışıkları, önümde kıyıdan yüzüme vuran ay ışığı; birazdan soğuk bir rüzgâr eser, yüzüme vurur ve ben ağlamaya başlarım. Sergilediğim bu romantik resme biraz da melankoli katmış olurum.
Önümde boğaza doğru uzanan karanlık sulara bakıyorum şimdi. Belki bu karanlık suya bırakırsam kendimi boğazın suları çekildiği zaman ben de yitirilmişler arasında yerimi alırım. Bu kentin hikâyelerinden birine dönüşürüm. Yüzyıllar boyu kendi uydurdukları hikâyeleri anlatırlar benimle ilgili. Sonra bir yazar çıkar, beni boğazın suları çekildiği zaman nerede bulacağını çok iyi bildiği kara bir Cadillac’ın içinde sevgilimle ölmeden önce son kez öpüşürkenki iç içe geçmiş çene kemiklerimizin, iskeletlerimize yapışan midyelerin, deniz kabuklarının nasıl iğrenç bir görüntü olduğunu anlatır.
Bir vapur daha yanaştı iskeleye, onun o vapurda olmadığını biliyorum. Onun iskeleye yanaşacak hiçbir vapurda olmadığını biliyorum. Ama yine de ayrılamıyorum iskeleden. Ayrılırsam hikâyenin sonu değişecekmiş gibi hissediyorum. Ben onu bekledikçe sürecek, birileri alıp hikâyeye daha iyi bir son yazacak ve beni kendi hikâyesinin kahramanı olmaktan aciz o zavallı yazarın eline bırakmayacaktı. Ben Karaköy İskelesi’nde akşam olmasını beklerken o hep köşe başlarında bekleyen kent yalnızlarından birine dönüşmeyecektim.
Düşünceler arasında akşam geceye doğru yol aldı. Son vapur yanaştı iskeleye, içinden pek az insan indi. Kapılar kapandı. Kalktım banktan ellerimde güllerle yürümeye başladım. Son kez iskeleye doğru döndüm. Köşe başında bekleyen bir kadın şarkı söylemeye başladı. “Seni beklerim öptüğün yerde/belki bir akşam dönersin diye…” Durdum, derin bir nefes aldım. Tüm köşe başlarında bekleyenlerin hikâyeleri birbirine benziyor, dedim içimden. Karşı kıyılara vuran ışıklara baktım, yürümeye devam ettim.

Yorumlar