top of page

Duvara Karşı: Kaçıştan Özgürlüğe

İstanbul her zaman kucaklamıyor, bazen sert bir yüzleşme. Cahit ve Sibel de bu yüzleşmeden paylarını alıyorlar.


Sibel ve Cahit; Almanya'da göçmen hayatı yaşayan, umutsuz, intihara kalkışan, yolunu kaybetmiş iki insan. Sibel; muhafazakar ve baskıcı bir aileye sahip, ataerkil normlar içinde sıkışmış, özgürlük arayışı içinde olan, sınırları zorlamak isteyen bir genç kız. Özgürce hayatını yaşamak, dans etmek isteyen, ataerkil topluma kafa tutan isyankar ve cesur bir karakter. Cahit ise kendisinden ve hayattan umudu kesmiş, Almanya’da yaşayan ama oraya ait hissetmeyen, kendisini alkolle ve uyuşturucuyla uyuşturmaya çalışan, yaşadığını hissetmeyen bir adam. Filmin sonlarında Cahit bu umutsuz halini şöyle ifade ediyor: "Sibelle tanıştığımda ölüydüm. Onunla tanışmadan çok önce ölmüştüm, kendimi kaybetmiştim. Sonra o karşıma çıktı ve hayatıma girdi. Bana sevgi verdi, bana güç verdi. "Bu iki insanın yolları bir psikiyatri kliniğinde kesişiyor.


Sibel aile baskısından yalnızca evlenerek kurtulabileceği düşüncesiyle Cahitle sahte bir evlilik yapıyor. Bir süre Sibel özgürce hayatını yaşıyor. Birbirlerine yavaş yavaş alışıyorlar, beraber bağıra bağıra şarkı söyleyip dans ediyorlar. Sibel'in dolma yaptığı ve beraber rakı masası kurdukları o ikonik sahnede hayat onlara birkaç saatliğine de olsa o kadar da umutsuz hissettirmiyor. Bağ kurduklarını hissettiren başka bir sahnede ise Cahit kavga ettikten sonra Sibel onun yaralarını temizlerken "Senin hakkında o kadar az şey biliyorum ki" deyince Cahit "O zaman tanı beni" diye karşılık veriyor. Tanınmak, görülmek, sevilmek istiyorlar. Fakat sonrasında işler umdukları gibi gitmiyor, beklenmedik şekilde birbirlerine aşık oluyorlar ve Cahit Sibel'in tek gecelik ilişkilerinden biri olan Niko'nun ona hakaret etmesiyle anlık öfkeye kapılıp Niko'yu öldürüyor ve hapse giriyor. İstanbul ile hikayeleri tam da burada başlıyor. Sibel, ailesinden ölüm tehditleri almasıyla kaçış yolu olarak İstanbul'a gitmeyi seçiyor.


Özgürlük arayışı sert bir yüzleşmeyle son buluyor İstanbul'da. Sibel özgürlük arayışının ataerkil normlarla çatışması sonucu İstanbul'da özgürlüğü bulabileceğini umut ediyor fakat Almanya’da kaçtığı şeyler İstanbul’da da peşini bırakmıyor hatta bu sefer daha sert bir şekilde karşısına çıkıyorlar. Sibel özgür olmak, sınırları zorlamak istiyor ama özgürlüğü çok kırılgan, duvara çarpıyor, kırılıyor, paramparça oluyor. İstanbul'un sert gerçekleriyle, karanlık tarafıyla yüzleşiyor Sibel. Cahitle evlenince yaşayacağını umut ettiği özgür hayat onu beklenmedik bambaşka bir yola sokuyor ve ikisini de paramparça ediyor. Sibel o zaman yaşadıklarını, Cahit hapisteyken ona yazdığı mektupta bu cümlelerle anlatıyor: "İstanbul, rengarenk, hayat dolu bir şehir. Yaşamayan tek kişi varsa o da benim. Ne yapıyorsam ayakta kalmak için yapıyorum. Her şeyi seninle görmeyi, seninle keşfetmeyi o kadar isterdim ki. "İstanbul'un karanlık tarafı tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor, karanlık sokaklar, tekinsiz insanlar ve huzursuzluk hissi var sadece. Sibel bir aitlik arayışıyla geldiği bu şehirde de yabancı hissediyor hep. Umutsuzlukla bezenmiş, intihara kalkışmış, kendilerine bile ait hissedemeyen iki insanın bir yere ait hissedememesi çok da şaşırılacak bir şey değil aslında.


Yalnızlık, huzursuzluk, aitsizlik filmde kendini buram buram hissettiriyor. İstanbul'un sertliği acımasızlığı fazlasıyla gerçek; vapurlar, çay simitler, güzel sokaklar romantize edilmiyor. Sibel'in üstündeki baskının getirdiği yalnızlık, hissettiği baskıdan çok daha ağır geliyor ona. Almanya'dan İstanbul'a gelişi üstündeki baskıyı yok etmişti belki ama o baskı sınırlayıcı olduğu kadar koruyucuydu. Özgürlük demek aynı zamanda savunmasızlığı ve kırılganlığı da göze almak demek, bu da cesaret gerektiriyor. Özgürlük, seçilmiş yalnızlık olduğunda iyi hissettirir fakat tek başına bırakılmışlık ve sahipsizlik şüphesiz ki çok yıkıcı bir histir.


Duvara Karşı'da bir şehrin bir insanı ne kadar değiştirebileceğini görüyoruz; Sibel'in Almanya'daki kontrolsüz enerjisi İstanbul'da yaşadığı acı ve karanlıkla dengeleniyor. İstanbul'a teslim oluyor Sibel. Cahit içinse İstanbul sadece Sibel demek, hapisten çıkar çıkmaz Sibel'i bulmak için kendisini bilmediği bir olasılıklar denizine, İstanbul'a atıyor. İstanbul Sibel'i de Cahit'i de sakinleştiriyor, teslim oluyorlar. Cahit ve Sibel’i izlerken beynimin

arka planında Teoman'ın rapsodi istanbul'u yankılanıyordu. "Hangi kentte bu denli acı var başka nerede istanbul kadar?"


Sibel de Cahit de bazı seçimler yapmak zorunda kalıyorlar, romantikler için acı bir gerçek ama sevmek her zaman bir arada olabilmek değil, hayatın gerçeği daha farklı işliyor. Bazı kabullenişlerle kendi yollarını çizmek zorunda kalıyorlar. Sibel, eşini ve çocuğunu seçiyor, Cahit ise Sibelle gitmenin hayalini kurduğu Mersin yolculuğuna tek başına çıkmak zorunda kalıyor. Kafamda Sibel ve Cahit'e onlarca alternatif son yazdım, mutlu sonlar, mutsuz sonlar, her şeye rağmen birlikte oldukları bir son, kendi yollarına gittikleri ve oteldeki sahnenin birbirlerini gördükleri son an olduğu son, ikisinden birinin öldüğü bir son belki ikisinin de öldüğü bir son.


Filmin genelinde olduğu gibi romantik olmayan bir son bekliyor bizi; kabullenişler, teslimiyetler, mecburiyetler, yapılan seçimlerin sonuçlarına katlanmak gerektiği gerçeği insanın suratına tokat gibi çarpıyor. Hayat her zaman bir peri masalı değil, İstanbul da her zaman köşe başındaki çiçekçiler, vapurda çay simitler, güzel sokaklar değil. Öte yandan filmin genelinde karanlık hissettirse de, sonucunda mutsuz bir son olduğunu düşünmüyorum. Duvara çarpmak hayatın bir gerçeği, Sibel ve Cahit duvara çarptıktan sonra kalkıp devam etmeyi öğreniyorlar bu şehirde. Ne kadar acıtsa da kaçmıyorlar bu şehirden, kalıp savaşmıyorlar da ama, yalnızca teslim oluyorlar. Sert olunca duvara çarpıp kırılacaklarını görünce esnemeyi öğreniyorlar. Cahit'in Mersin'e gidişi kaçış değil başka bir yol çizme umudu. Yara izleriyle devam ediyorlar hayatlarına, bu şehirdeki herkes gibi.

Son Yazılar

Hepsini Gör
Benim Adım İstanbul

İstanbul’un yedi tepesi, yedi büyük günahı ve kavuşmayı bekleyen iki yakanın hikâyesini anlatır.  Hikâyem, insanlığın tarihinden çok daha eskidir; Boğaz’ın tuzlu rüzgârı Asya’m’dan bana her çağda aynı

 
 
 
İstanbul'da Bir Anı Turu

İstanbul'u anlatırken tarihi derinliğinden, kozmopolit ruhundan ya da kendine has güzelliğinden bahsedilebilir. İnternette tonla seyahat rehberi; nereye hangi sırayla gidilmeli, neyi yemeden dönülmeme

 
 
 
İstanbul’un Çocukları

İstanbul, karıncalar gibi yaşatıyorsun bizi; biraz yükseğe çıksak herkesi karıncalaştırıyorsun. Kalabalıklar içinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz sürekli; bazen trafikte, metrobüste, metroda, marmaray

 
 
 

Yorumlar


bottom of page